Türkiye siyasetinin sosyal psikolojisi: Ben, sen, o, biz, siz, ve onlar



 11 Eylül saldırılarının hemen ardından New York’ta yaşayan Larme Price dört orta doğulu genci vurarak öldürdü. Price bu saldırının ardından polise verdiği ifadede motivasyonunun orta doğululardan 11 Eylül’ün intikamını almak olduğunu söylemişti.  Oysa Price’ın kurbanlarından sadece biri gerçekten Ortadoğulu diğerleri Hintli, Guyanalı, ve Rus’tu. Diğer 3 kurbanın tek suçu ise Ortadoğuluya benzemeleriydi. Terörist saldırılarla hiçbir alakaları olmayan bu insanlara karşı ülke çapında hissedilen önyargının bilançosu ağır oldu. Ortadoğululara saldırılar 2001 yılında 1500’u bulmuştu.

          Dışarıdan bakınca gerçekten de toplumun bir terör saldırısını bu denli ırkçı bir nefrete dönüştürmüş olması kulağa inanılmaz geliyor. Ancak aslında tüm bu histerinin altında inanılması hiç de güç olmayan basit bir insan refleksi yatıyor. Belki daha şaşırtıcı olan ise bu refleksin tüm siyasi ve toplumsal duruşumuzu belirlemedeki rolü ve değiştirilmesi çok güç oluşudur. Bir başka deyişle hiç fark etmesek de bu gözü dönmüş katil Amerikalılarla paylaştığımız ortak bir nokta var. O da bir gruba ait olma refleksi ve bizim grubumuza ait olmayana duyduğumuz önyargı. 

Önyargının Sosyal Psikolojisi

Bu refleksi daha iyi anlayabilmek için sosyal psikolojinin yardımına başvuralım. Sosyal psikoloji önyargıyı “belli bir grubun üyelerine karşı sahip olunan genel tavır” olarak tanımlar (Kenrick ve arkadaşları, 2010). Buna göre insanlar kendi gruplarının dışındaki gruplara önyargıyla yaklaşır ve bu gruplar hakkındaki önyargıları bir stereotip altında toplarlar. Stereotip sosyal psikolojide “aynı karakteristiklerin gerçekte var olan değişkenlikleri göz ardı ederek istisnasız aynı grubun her üyesine atfedildiği bir genelleme” olarak tanımlanır (Aronson ve arkadaşları, 2012). Örneğin, Fransızlar kibardır, İngilizler soğuktur, Türkler misafirperverdir gibi... Stereotipler oluşturmanın kuşkusuz belli avantajları vardır. Örneğin, Fransızlar hakkında zihnimize yerleşmiş olan stereotipik özellikleri yani “kibar oluşları” bir gün bir Fransız’la karşılaştığımızda nasıl davranmamız gerektiği konusunda bize ipuçları verebilir. Ama stereotiplerin bu hızlı karar vermeye yardımcı olan özellikleri aynı zamanda büyük bir sosyal problemi de beraberinde getirir. Bunun nedeni stereotiplerin aslında çoğu zaman yanlış olmasıdır. Kuşkusuz zaman içinde çok ünlü ve kibar Fransızlar var olmuş ve bu stereotipi oluşturmuşlardır ama Fransız insanı da en az diğer ülke insanları kadar kaba olabilir. Stereotipleştirme tarihin en karanlık sayfalarında da karşımıza çıkar. Irkçılık, cinsiyetçilik ve belli sosyal veya etnik gruplara karşı uygulanan ayrımcılık hep belli bir stereotipleştirme üzerinden meşrulaştırılmıştır.  Siyahlar kaba ve tembeldir, kadınlar belli işleri yapamaz ve diğerleri…

Yine de stereotipleri kullanmaktan vazgeçmek çok zordur. Bunun nedeni insanın aile, kabile, millet gibi gruplar halinde yaşamak için evrilmiş olmasıdır. Birey olarak doğada sağ kalabilmek için başka insanlarla yardımlaşma ihtiyacını gidermesi açısından grup halinde yaşamak hayatidir ve insan dışında birçok hayvan türünde grup içi yardımlaşma gözlemlenebilir. Bunun sonucunda da birey ait olduğu sosyal grubun çıkarını gözetme ve diğer gruplara karşı düşmanlık besleme refleksini geliştirmiştir. Stereotipleştirme işte bu refleksin bir sonucudur. Her refleks gibi bu otomatik davranış da çoğu zaman rasyonel düşüncenin kontrolünden kaçar. Örneğin, birçok insan neden Galatasaraylı ya da Fenerbahçeli ve ya Beşiktaşlı olduğunun rasyonel bir açıklamasını yapamaz. Dahası bir Galatasaraylı olarak neden diğer takımlardan ve taraftarlarından nefret ettiğinin de rasyonel bir açıklaması yoktur. Hele ortada çoğu taraftarın finansal ve ya politik bir kazancı da yokken. Sosyal Psikolog Aronson ve arkadaşlarına (2012) göre ise içinde bulunduğumuz grubu ne olursa olsun diğer gruplara karşı korumanın maddi olmasa dahi duygusal kazançları bulunmakta. Buna göre birey olarak kazanmasak bile grubumuzun kazanması çok ihtiyaç duyduğumuz kendine saygı, güven ve onur gibi duygularımızı yenilememizi sağlar. Kısacası her gün kaybettiğimiz bir dünyada Beşiktaşlı ya da Fenerli olarak kazanmak bizi mutlu eder ve gruba bağlılığımızı güçlendirir.

Siyasal Düşüncede Grup Üyeliğinin Etkisi: Gezi Parkı ve Mısır

İşte bu noktada kendi grubunu koruma ve diğer grupları düşman olarak görme reflekslerinin Türkiye’nin ve dünyanın siyasal ortamını anlamak için çok büyük kolaylık sağladığını düşünüyorum. Bu reflekslerin sosyal, yazılı ve görsel medyada her gün karşılaştığımız ve bu kadar da olmaz dedirtecek çifte standartların açıklaması olabileceğini örneklerle anlatmaya çalışayım.

Gezi süreci boyunca ülke tam anlamıyla iki kampa ayrıldı: hükümet taraftarları ve hükümet karşıtları. Ülkenin kabaca yüzde ellişerini oluşturan bu iki grubun varlığını en iyi özetleyen Başbakan Erdoğan oldu. Erdoğan 2 Haziran’da attığı bir tweette “Onlar Taksim’e 20 bin kişi çıkardıysa, ben 500 bin kişiyi Kazlıçeşme’ye çıkarırım” demişti. Gerçekten de, 500 bin kişi olmasa da, binlerce kişi hükümeti desteklemek için Kazlıçeşme’de toplandı. Ankara belediye başkanı da yine o sıralar attığı bir tweette “sizi bir kaşık suda boğarız” demişti. Bu kadar keskin hatlarla ayrılmış iki grubun birbiri için stereotipler oluşturması ve bu kalıplar üzerinden karşı tarafa saldırması tabi ki kaçınılmazdı. Hükümet taraftarlarının protestocular için oluşturduğu stereotip özellikleri arasında çapulcu, terörist (Taksim’de atılan Molotof kokteylleri ve yakılan polis araçlarını referans alarak),  dinsiz ya da kafir (Cami’de içki içildi haberlerini referans alarak), ve darbeci (Mustafa Kemal’in askerleriyiz sloganlarını referans alarak) vardı. Buna karşın kendi gruplarının bir üyesi olan Başbakan Erdoğan’ı bir kahraman ve çoğu zamanda darbecilerin, faiz lobisinin, hatta İsrail’in devirmeye çalıştığı bir mazlum olarak gördüler. Bu kesim için yine kendi gruplarını korumaya çalıştıklarını düşündükleri polis de uyguladığı orantısız güç görmezden gelinerek mazlum ve kahraman oldu.

Buna karşın, hükümet karşıtları genelde hükümeti hedef alsalar da karşılarındaki gruba bağnaz, geri kafalı, hatta bazen daha ileri giderek ahmak ya da kandırılmış yaftalarını uygun gördüler. Kendi gruplarına mensup protestocuları bazen de Molotof kokteyllerini göz ardı ederek demokrasi dersi veren kahramanlar ve mazlum olarak alkışladılar.

Peki, gerçek mazlum ve kahraman kimdi? Stereotipleştirme ve önyargıyla karar vermenin de problemi tam da buradan kaynaklanıyor.  Öncelikle bu iki stereotipi de kırmak neredeyse imkânsız. Etrafımızda çoğu konuda rasyonel davrandığını bildiğimiz insanların bile sosyal reflekslerini değiştirmek son derece zordur. Bu tür refleksif karar alma mekanizmalarının bu kadar yerleşik olmalarının nedeni iki grubun üyelerinin kendine saygı ve güvenlerini bağlı bulundukları gruptan alıyor ve grubun bir üyesine yöneltilen saldırıyı tamamen kendilerine yapılmış sayıyor olmaları. Buna bağlı olarak gezi olaylarında tek bir objektif kahraman ve tek bir mazlum yok (benim kendi kahramanlarım ve mazlumlarım dahil). Her grubun kendi kahramanı ve kendi mazlumu var. İşte siyasetin en çarpıcı özelliği de bu: siyasette objektif gerçekliğin yeri yok. Bu yüzden de siyaseti grup mekanizmaları dışında düşünmemiz imkansız.

2013 yazının ilerleyen günlerinde ise Mısır’dan gelen darbe haberi neredeyse gezi protestolarını unutturdu. Aslında bu alışılmadık bir durum çünkü öncesinde başka ülkelerden gelen darbe haberleri Türkiye’yi bu kadar etkilemezdi. Bu sefer durumun farklı oluşunun nedeni Mısır’daki olayların çok daha geniş bir grubu yani Ortadoğu siyasal İslam hareketini etkiliyor olması ve başbakan dahil hükümet kanadının ve taraftarlarının kendini Mısır’daki Müslüman Kardeşlerle özdeşleştiriyor olması… Olayın hükümet karşıtları için ilginç hale getiren ise sokak göstericilerini “teröristler” ve polisi “kahramanlar” olarak tanımlayan demeçleriyle protestoculara karşı polisin aşırı gücünü onayladığını gözler önüne seren Başbakanın Mısır hükümetine karşı ayaklananları “mazlum” olarak tanımlamasıydı. Bu demeçlere grup dinamikleri üzerinden bakınca ortada şaşırtıcı bir şey yok çünkü bu sefer polis şiddetine maruz kalanlar Başbakan’ın kendi grubunun üyeleri. Başbakan’ın gezi de ölenler için uykularını bölmemesi fakat Mısır’da ölenler için gözyaşı dökmesinin nedeni de farklı değil. Bir kez daha tekrarlayacak olursak insan olarak ilk refleksimiz kendi grubumuzdan olanı haklı görmek karşıdaki grubu haksız görmektir. Bunu yaparken de çoğu zaman bu görüşlerimizi zayıf veya güçlü mazeretlerle haklı çıkararak kendi kendimizle çelişmeyi önlemeye çalışırız.

Bu tür davranışları sergileyen sadece hükümet destekçileri dersek yanılmış oluruz. Hükümet karşıtları içinde ulusalcı kesiminde “faşist” olmakla suçladığı Başbakan’ın yerine ordunun yönetime el koymasını destekleyenlerin varlığı da yadsınmayacak bir gerçek. Yine belirttiğim gibi iki baskıcı rejim seçeneği arasında “benim faşistim daha iyidir” mantığıyla hareket etmek ve bu tercihi mazeretlerle haklı çıkarmaya çalışmak ait olduğu grubu ne pahasına olursa olsun koruma refleksinin bir ürünüdür.

Siyasal Düşüncede Önyargıyı Azaltmak

Önyargı ve stereotiplerle düşünmenin bu insanlıktan ve rasyonellikten uzak antik ve hayvansı içgüdülerini sadece Türkiye’ de değil iki grubun var olduğu her çatışmada duyanın her yerinde görmek mümkün. Yine de umutsuzluğa kapılmak doğru değil. Sosyal psikologlara göre önyargı ve stereotiplerle hareket etmekten kurtulmak, grup refleksinin ve önyargının siyasi rasyonalitenin önüne geçmesini önlemek için bir kaç şey yapabiliriz. Örneğin, iki grup arasındaki diyalog ve kontağı geliştirmek önyargıyı ve stereotiplerin etkisini azaltabilir. Bir başka deyişle iki grubun üyelerinin aynı ortamda birbirlerini dinleyebilmesi gruplar arası empatinin gelişmesini, yanlış stereotiplerin ortadan kalkmasını ve dolayısıyla önyargıdan arınmış rasyonel karar vermemizi sağlayabilir. Bunun en güzel örneğini yine Gezi sürecinde bir araya gelip farklılıklarını tamamen ortadan kaldırabilmeyi başaran taraftar gruplarında görebiliriz. 

Psikolog Gordon Allport’a göre karşılıklı empatiyi oluşturabilmek için gerekli olan grupların özgür düşüncelerini eşit bir şekilde paylaşabilecekleri ortamı devletin kurumlarının kanun yoluyla sağlayabilmesi gerekiyor. Fakat hükümetin/devletin taraf olduğu bir grup çatışmasında bunu beklemek fazla iyimserlik olabilir. Bu durumda da iş yine sivil toplum kuruluşlarına ve hiç kimsenin nedense haz etmediği akil insanlara kalıyor.


Münir Güneş Kutlu

Not: Son bir kısa örneği de daha tartışmalı bir noktadan vermek isterim. Güneydoğu’da senelerdir süren iç savaşın karşılıklı iki cephesindeki insanların düşmanları, ölüleri ve şehitleri farklıdır. Muhtemelen her iki grubun da öldürdükleri insanları haklı çıkarmak için sundukları insanın içini acıtacak mazeretleri bu çatışma süresince duymuşuzdur. Bu gerekçeler dahilinde Kürtler kimliksizlikle itham edilmiş, bir yandan da PKK şikayetçi olduğu baskıların acısını İstanbul’un ortasında patlattığı bombalarla masum insanlardan çıkarmıştır. Bu çok daha uzun bir yazının konusu olabilecek olaylar bize insanların kendi grubu dışındaki bireyleri bazen insan olarak bile görememenin acizliğini net şekilde göstermektedir. Böylece de Türkiye’de önyargının ve milliyetçilik sekliyle grupçuluğun en can yaktığı yer de yine Güneydoğu olmuştur.

Kaynakça

Aronson, E., Wilson, T. D., & Akert, R. M. (2012). Social psychology. Pearson Higher Ed.


Kenrick, D. T., Neuberg, S. L., & Cialdini, R. B. (2010). Social psychology: Goals in interaction. S. Hartman (Ed.). Pearson.

[ 0 yorum ]

Yorum Gönder