“Camide içki içildi mi” doğru soru mu?


Gezi parkı olayları sırasında Dolmabahçe Camii’nde neler yapıldığının iddia edildiği hepimizin malumu… Akit Gazetesi yazarı Mustafa Durdu’nun “protestocular camide seks yaptı” suçlamasından bizzat başbakan Erdoğan’ın ağzından “camiye ayakkabılarla girildi içki de içildi” iddiasına kadar gündem bir süre “camide neler yaşandı?“ sorusu etrafında döndü.  Daha sonra gelen ve o gece caminin içinde neler yaşandığını gösteren videolar ve caminin müezzininin içki içilmediği yönündeki açıklamalarıyla kamuoyunun içine su serpildi. Zira videolar gösterdi ki camideki protestocuların alem yapması şöyle dursun çoğu can derdindeydi.  İçki içildiğini gösterdiği iddia edilen fotoğraflardaki gencin kola içtiği ortaya çıktı.

Yine de ne başbakan ne de AB bakanı Egemen Bağış bu işin peşini bırakmaya niyetli değillerdi. Konuyla ilgili soruşturma başlatıldı. Türkiye Gazetesi önce protestocuları camide ayakkabılarıyla gösteren fotoğrafları yayınladı (http://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/48942.aspx ) Bugün itibariyle de Yeni Şafak sitesinde camide “seks yapıldığının” kanıtı olduğunu ileri sürdüğü videoyu yayınladı. Görüntülerde iki gencin tam ne yaptıkları anlaşılmasa da (çünkü Yeni Şafak delil addettiği görüntüleri buzlamayı tercih etmiş) birbirlerini öptükleri sonucuna varılabilir.

Bu video Adobe Flash Player'ın son sürümünü gerektirmektedir.

Adobe Flash Player'ın son sürümünü indirin.



Yeni Şafak gazetesi bu görüntüleri yayınlayarak camide insanların seviştiğini kanıtladığını düşünmüştür şüphesiz. Fakat büyük resme baktığımızda bu görüntüler Gezi Parkı protestocuları hakkında ne söyler?

Belki şu bir gerçektir Taksim protestocuları camiyle, Cuma namazlarıyla çok haşır neşir değillerdir, belki bir çoğu camiye hayatlarında ilk defa girmişlerdir ve bazıları camiye ayakkabıyla girmenin ya da sevgiliye kondurulacak bir öpücüğün çok hassas bir kesim tarafından kabul edilemez görüleceğinden de haberdar değildir… Yine de o gece camiye sığınana kadar saatlerce biber gazına maruz kalmış ve polisin “destanının” zoraki parçası olmuş gençler için gecenin ilk rahat alınan nefesinin affedilecek yanı hiç yok mudur? Polisin orantısız gücü birkaç münferit olaya indirgenirken 3 dakikalık bir videoyla bütün bir protesto zan altında tutulabilir mi?

Can havliyle camiye ayakkabıyla girdikleri için ve ya tamamen masum gördükleri bir öpücük yüzünden1 bu gençlerden belki Müslüman cemaati bir özür bekleyebilir. Ama bence en anlamlı soru şu: Başbakanın kendi halkına karşı her türlü kötü muameleyi karşı tarafın yetersiz dini değerleri yüzünden meşru gördüğü bir ülke de demokrasiden ve özgürlükten nasıl söz edebiliriz?

Münir Güneş Kutlu


1: Tabi bir de sorulması gereken Yeni Şafak gazetesi yazarları için “seks nedir?” sorusu var. Bu soruyu sorma hakkımı saklı tutuyorum.

Direnişin ilk günlerinden diyaloglar


Burada olmayan dostlarımız bizi yalnız bırakmadı tıpkı hiç tanımadıklarımız gibi. Ne düşünüyor, neler konuşuyor, ne hissediyorduk.

M: Berlin’de doktorasına devam eden bir arkadaş
O: Istanbul’da direnişe katılan bir Psikolog
R: Istanbul’da direnişe katılan bir Tiyatro Eğitmeni
J: Berlin’de yaşayan bir dost

M: Aranızdan taksime ya da başka bir yere eyleme giden varsa, arkanızdayız!
dikkat edin kendinize!


O: ilk gün haricinde ikinci günden itibaren Rıfat’la beraber katıldık. ıkıncı gün sabahladığımızda sabah 5.10 da polis baskınını yedik. bir ara birbirimizi kaybettik, ne nefes alabiliyor ne de onumuzu görebiliyorduk. ben kalabalığın arasında kaldım ve sürüklenerek daracık bir yerden parkın dışına ceylan otelinin önüne doğru sürüklendim. gazın oranı inanılmazdı, yanımızda bir ilaç olmadığı ıkın ne nefes alabiliyor ne de gozlerımızı açabiliyorduk. dışarıda hazırlıklı arkadaşlar gözlerime ve ağzıma talcid li su sıkıncaya kadar elimdeki telefondan Rıfat’ı arayamadım. ıcerde kaldığı ıkın kendimi de suçlu hissettim nasıl tutamadım diye. çok samimi soyluyorum oluyoruz dedim. bunu gerçekten hissettim. sonra ulaştım Rıfat’a ceylan otelinin bahçesine duşmuş, oradan çıkmamasını konuştuk. polis dışarıda da durmadı tabı sıkmaya devam etti, su ve gaz yağdı üzerimize, her taraftan geliyordu, ama kalabalık inanılmaz organize oldu ve dağılmadık. beraber hareket ettik. saatler surdu, Rıfat’a baya sonra yeniden ulaştım o ara eğer ceylana yaklaşmayıp biraz daha ortadan hareket etseydik alt geçit inşaatına düşebilirdik ki bir suru insan oraya duşmuş. daha sonra Rıfat’la Kabataş da buluşabildik, ben kalabalığın içinde oraya kadar kaçmak zorunda kaldım güvenli bir şekilde kaçmaya çalışıyorduk. Rıfat la buluşup ona anahtarını verdim. aynı sabah gitmem gereken bir randevum vardı, ben leyla ya dondum gözaltları başlamıştı bu arada. bir taksi yaklaşıp doğrudan Galatasaray’ın oraya çıkmamamızı gözaltların olduğunu söyledi, takside Mehmet alı alabora ve arkadaşları vardı. biraz daha bekleyip daha aşağıdan bir yerden çıktım ve sabah 9 gibi Leyla'ya gelebildim. aynı aksam yeniden çıktık, bu sefer istiklal caddesinde Demirören önündeydik on tarafta Fransız konsolosluğunun oradan polis bizim olduğumuz yere doğru düzenli aralıklarla gaz atıyor, kalabalık geriye püskürürken ezilmeyelim diye sakin kalmaya çalışıyorduk. sonra okuz gibi yorulduğumuz ve kramplar girdiği için dinlenmeye çalıştık daha geride kalıp. bu arada hala ilaçlarımız yok sadece limonlar vardı ellerimizde. Rıfat’ın arkadaşının ofisine sığınmaya karar verdik, bekar sokakta oraya gidene kadar da atılan gazlar belamızı sıktı. ofise sığındıktan 10 dk. sonra sırasıyla bekar sokak ve mis sokak da şiddetli çatışma başladı. balkondan bakarken utandık halımızden aşağıda olsaydık diye. nasıl duruyorlar insanlar diye. bir ara inmeyi duşunduk ama ne halımız vardı hacı ne de açıkçası cesaretimiz. orada sabahladık video çektik insanları uyardık. apartmana atılan gaz bizi mahvetti, sıkıştık kaldık sokaktan içeri giren insanlara yardımcı olduk. ertesi gün yeniden çıktık, taksimden çekildikleri gün, en çok o zaman korktum, provokasyonlar acayip artmıştı, aksam Rıfat’la duramayıp İnönü tarafına eskiden lunapark olan yere indik, barikatlara yardım ettik, artık yanımızda maskeler hatta gözlüklerde vardı da gözlük bir s..me yaramıyormuş. taktım onumu göremiyorum o halde önüme polis çıksa ben hala ileri gitmeye çalışırdım o derece çıkarıp attık, barikatın önünde arkasında durmaya devam edip gazdan mahvolanlara ilaçlar sıktık. yoruldukça geri kaçıyor dinleniyor yeniden önlere gidiyorduk. gelen haberleri duyup şiddetin artacağını anladığımız için geri çekilmeye başladık. yani uyuduğumuz için dinlendiğimiz için bile suçlu hisseder olduk, çok sağlam bir ortam hala devam ediyor. ama eksik olan bir şey bu enerji boşa harcanıyor ve yönlendirilemiyor. sembolik bir lider gerekiyor ama yok. ya da bir platform kurulup meydanları yönetmesi gerekiyor o da yok. ne yapacağız ne yapmalıyız diye konuşuyoruz ama bir şey bulamadık ya la? 
senin düşüncelerin neler? 
nasıl okuyorsun? 
kimler on plana çıkmalı? 
nereye varır bu ısın ucu sence? 
konuşalım biraz. 
seni dinlemeyi çok isterim 


M. J. : Sevgili O., Sevgili R.

Öncelikle detaylarıyla anlattığınız için çok teşekkürler. Buradan takip etmeye çalışıyorum, tüm gün ne bulursam izliyorum, Ustream diye bir site var oradan insanlar iphone app ile canlı yayın yapıyorlar. Çok değerli. Eğer böyle bir şey yapabilirseniz harika olur. Ben Mısır'ı takip ederken ve sonrasında Tahrir olayları sırasında orada olan Fulya hocayla konuşurken de şunu fark ettim, bu tip halk hareketlerinde her şeyi kayda almamız gerekiyor. Haysiyetsiz medyadan ümidi kestik zaten. Ama her şeyin, hem pozitif hem de negatif her şeyin kaydedilmesi gerekiyor, unutulmaması gerek. Barikatlara artık koşacak bir sürü insan var ama sistematik bir şekilde belgeleyen kişi sayısı hala az bence. Her yer fotoğraf, video kaynıyor ama bunları nasıl düzenleyebiliriz hala bir fikir bulamadım, ne düşünüyorsunuz? Sizin yerinizde olsam, gider insanlarla falan konuşur videoya kaydederdim. İslamcısından, MHPlisine herkesi çekip göstermek için. Neden buradasın, ne istiyorsun diye sormak için.

Bu işin sonu neye varır ben de kestiremiyorum. Ama Tayyip'in istifa edeceğini, hükümetin düşeceğini falan düşünmek bence gerçekçi değil. Bu bir şekilde, yakında bitecek bence. İnsanlar özür bekliyorlar, proje durdu denmesini istiyorlar. Bence en büyük kazanım ise insanların artık yeter lan deyip sokağa çıkması, bacak aramıza, içtiğimize karışma, dış politikada saçmalama, sen benim babam değilsin demesi, bunu gayet organize bir şekilde dile getirmesi, şiddet kullanmaması. Bence bu AKP için önemli bir mesaj, kibirli hallerini bu denli sürdüremezler bence, ya da umudum bu yönde. Gerçi RTE hala salak salak bir şeyler diyor ama bence artık kendi tabanının bir kısmı bile rahatsız. Yeter saçmalama artık diyor. 

Bence klasik AKP tipi bir hinlik yapıp bu işin içinden çıkacaklar ya da şimdilik durulacak. Ya yarım ağızla özür dilicek, ya başka bir yerde gündem değiştiren bir şey olacak ya da protestocular provoke olacak, şiddet çıkacak, hop AKP haklı duruma gelecek. O nedenle uyanık olmak lazım. Tayyip CHP dedi, CHP bayraksız girdi, diğer gruplar dedi kimse öne çıkmadı, bunlar harika şeyler. Klasik, her durumda "marjinal gruplar", cehape zihniyeti falan dediği şeyler artık bu sefer sökmedi, onun da repertuvarı bitti. Yeni bir yol bulması gerek. Ben de böyle yazıyorum, biraz kendimi tekrar ediyorum ama gerçekten nasıl bitecek hiç bir fikrim yok, merak içerisindeyim. Kesin olan şey, Tayyip'in karizması çok fena çizildiği.

Önemli ve büyük bir enerji var. Buna benzer bir şey İspanya'da da oldu, Mısır'da da oldu. İnsanlar mutsuz, karışılmak istemiyorlar, daha liberal bir hayat istiyorlar. Herkesin her grubun bambaşka dilekleri, talepleri var. O nedenle bu enerjiyi alıp götürecek bir organizasyon, parti bence başarılı olamaz. Sırrı Süreyya'nın dediği gibi "öyle ambulans arkasına takılan taksi gibi, çakallık yapamaz kimse".

Çok komik ama, insanlar apolitik bir politik direniş yapıyorlar ya da böyle bir şey istiyorlar. Kimse bir parti bu işten nemalansın istemiyor. Politik olsun ya da organize olsun istemiyorlar ama yapılan şey mükemmel bir şekilde politik. Politikacıları uykusuz bırakan, yoran bir şey, harika!

Şimdi Sırrı Süreyya Önder cumhurbaşkanı ile görüşüyor belki ondan sonra tansiyonu düşürürler. Görebildiğim kadarıyla Taksim artık sakin, Taksim'de bence organize olmak daha kolaydı, çünkü bir hedef vardı: Biz meydanı geri istiyoruz. Ama Beşiktaş'ta durum farklı galiba, insanlar direniyor ama hedef yok. Semte polis girmesin istiyorlar. Başbakanlık ofisine girelim, ele geçirelim gibi bir hedef var mı? Beşiktaş'taki insanlar aralarında ne konuşuyor? Neden oradalar, bunu nasıl açıklıyorlar birbirlerine?

Bir alternatif de geniş tabanlı bir sivil inisiyatifi öne çıkabilir. Gezi parkı inisiyatifi gibi bir şey. Bizim taleplerimiz şunlardır: x,y,z. kabul ediyor musun, etmiyor musun? Etmezsen biz burada bekliyoruz, parkı geri vermiyoruz gibi bir şey olacak. O talepler de öyle ütopik şeyler olmayacak. Kışla'dan vazgeç, özür dile, polisleri kovuştur vs. vs. Çünkü gruplar öne çıktıkça, ortak bir zemin bulmak bence çok zor. İki seçenek var ya da geniş bir talep listesi olacak, daha demokratik, liberal bir ülke istiyoruz gibi ya da protesto en başındaki haline geri dönüp park ile ilgili bir talep listesi olacak. Aklıma gelen bu. 

Orada toplanan enerjinin boşa gittiğini düşünmeyin bence. Çoktan kazandık bazı şeyleri. Şimdi durup beklemek karşı tarafın hamlesi ne olacak onu görmek gerek bence. Bu enerji nasıl toparlanır diye herkes kafa yoruyor, bu kafa yormadan da bir sonuç çıkar bence. Ümitsiz olmayın o kadar da.

Bir şey daha söyleyeyim, dışarıdan bakan herkes görüyor, orada olmakta yüzde yüz haklısınız. Bir an bile "napıyorum lan ben" diye kuşkuya düşmeyin. Tepeden tırnağa haklısınız ve çok çok önemli bir şey yapıyorsunuz orada. Sonu neye varır belli değil ama bence çoktan harika şeyler yaptınız. Arkanızda sizi destekleyen milyonlarca insan var. Onların enerjisi, desteği hep arkanızda. Orada olamadığım için kahroluyorum ama sizin, sevdiğim insanların orada olması harika!


Bana tekrardan yazın, üzerine konuşalım.
Okan bana attığın maili diğer arkadaşlara da açık ettim, hep beraber tartışabilelim diye, kusura bakma.

Seviyorum sizi.
Arkanızdayız,

Forumlarda eşitlikçi örgütlenme zorluklarla karşılaşıyor


Geçtiğimiz günlerde Kadıköy Yoğurtçu Parkı ve Beşiktaş Abbasağa Parkı forumlarına şevkle iştirak etmiş bulunmaktayım. Bu şevkimin en büyük nedeni “direkt demokrasi” diyebileceğimiz organizasyon biçimini ve insanların o sosyal psikolojisini yakından görebilme imkanıydı. Yoğurtçu ve Abbasağa parklarında da Occupy Wall Street orjinli lidersiz karar alma mekanizmasının işletilmeye çalışılıyor. Bu sisteme göre katılımcılardan konuşmak isteyenler herhangi bir konuda 2 dakika dinleniyor ve dinleyiciler konuşmacıya tepkilerini alkışlamadan onaylıyor ya da onaylamıyor.  Verilen öneriler de yine aynı yöntemle oylanıyor. Bu oylama ve konuşma sürecinde modaretörler sadece konuşmaları ve oylamaları organize ediyor ve hiçbir karar alma faaliyetinde bulunmuyor. Bu sistem yine katılımcılar tarafından oluşturulan çalışma gruplarının yardımıyla New York’ta başarıyla organize olduğunu biliyoruz. Türkiye halkının da bu türden bir direkt demokrasiyle tanışması tabi ki heyecan verici. Yine bu noktada belirtmek isterim ki forumların başarısını Gezi protestolarının amacına ulaşması için çok önemli bir adım olarak görüyorum ve burada yazacaklarımın forumların nasıl daha etkin işleyebilecekleriyle ilgili bir düşünce egzersizi olarak görülmesini isterim.

Muhafazakar grupların özellikle din ile harmanlanmış organizasyonları doğal olarak çok sert bir hiyerarşi üzerine oturtulmuştur. Bunu AKP’nin Erdoğan üzerine kurulmuş tek adam sisteminde ya da tarih boyu neredeyse tüm sağ, muhafazakar, ve dini organizasyonlarda görmek mümkündür (bknz. Demokrasi ve Tek Adam Sendromu http://titanikbatiyor.blogspot.com/2013/06/demokrasi-ve-tek-adam-sendromu.html). Avrupa’da dini hiyerarşinin monarşilerle sıkı fıkı ilişkisi monarşilerin yıkılmasıyla önce ultra-otoriter faşist oluşumlara ardından da görece demokratik Hristiyan demokrat partilere yerini bırakmıştır. Ama din bu tür oluşumların hep tam ortasında yer almıştır. Buna karşılık liberal oluşumlar otoriter figürlerden tamamen uzak değillerdir. Çoğu demokratik-liberal oluşumun en başarılı halleri yine üzerinde konsensüs oluşmuş güçlü karakterlerin etrafında şekillenmiştir (örn. CHP ve Ecevit).

Herkesin karar verme mekanizmasına eşit ulaşım hakkına sahip olduğu “egalitarian” (eşitlikçi) topluluklarda mevcuttur (bknz. Acorn, Twin Oaks Komünleri ve Equality Colony). Bu topluluklar kendi amaçları doğrultusunda başarılı da olmuşlardır. Zira bu komünlerin çoğu ana akım kültürden uzaklaşmak ve ekolojik olarak sürdürülebilir yaşam tarzını yerleştime hedefleri taşırlar.

Tekrar forumlara dönersek, şu soruyu sormak anlamlıdır: Forumların asıl ulaşmaya çalıştığı hedef nedir? Bu soruya cevap vermek zor. Çünkü forumlar birçok muhalif sesten oluşuyor, Atatürkçüler, liberaller, LGBT, ve Kürt ve Türk milliyetçileri forumlarda buluşuyorlar. Ortak payda ise mevcut hükümete karşı duyulan hoşnutsuzluk... Örneğin, 26 Haziran’da Abbasağa parkında ertesi gün Kadıköy’de toplanılıp ilk saat Nükleer Santral projeleri protesto edilirken ikinci saat Ethem Sarısülük’ün katilinin serbest bırakılmasını protesto etmeye karar verildi. Bu kararın ardından Nükleer Santral protestosunun tam olarak ne amaçla olduğunu soranların olduğunu duymak beni şahsen şaşırtmadı. Yine bu forumda Nükleer Santrallerin Türkiye için gerekli olduğunu düşünenlerin olabileceği ihtimali de hiç düşük değildir.  

Değinmek istediğim asıl problem karar alma mekanizmasını işletmede karşılaşılan zorluklar. Yukarıda da değindiğim gibi muhafazakar örgütlenme diyebileceğimiz daha az demokratik örgüt yapılarında grup bireylerini baypas ederek liderin özellikle de isleyişle ilgili teknik konularda sorumluluk alması ve kararı tek başına vermesi alışılmış bir uygulamadır. Ama forumlarda lidersiz ve eşitlikçi karar alma mekanizması maalesef muhafazakar örgütlenmeye göre daha az verimli. Su örneğe bakalım. AKP (buna diğer parti örgütlenmelerini de muhafazakar örgütlenme altına dahil edebiliriz) milli iradeye saygı mitinglerini oyverenlerine danışmadan üst düzey yetkilerinin verdiği karara göre düzenledi. Oysa çok daha az üyesi olan Yoğurtçu Parkı forumu oylamaya sunulmasına karşın ertesi gün bir yürüyüş yapılıp yapılmamasını karara bağlayamadı ve sonunda gruptan yürümek isteyenler oylamadan kararsızlık çıkmasına rağmen yürüyüşe geçtiler. Bu tür karar verme sürecinin düşük verimiyle ilgili örnekleri çoğaltabiliriz. Forumların yürüyüş oylamasında aleyhte söz alan konuşmacılardan birinin “yürüyüşten çok burada oturup konuşmalı ve örgütlenmeliyiz” sözlerine vurgu yapmak isterim.

Gezi parkı, tabi ki protestolarla, artık bir örgütlenme sürecindedir.  Bu zorlu süreç Gezinin en kırılgan olduğu zamanlardır ve ciddiye alınması gereken bir meseledir. Zira yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi lidersiz oluşumlar doğası gereği muhafazakar örgütlenmeden çok daha demokratik ve eşitlikçi ancak bir o kadar verimsiz ve yavaştır. Son olarak bu verimi arttırmanın yollarıyla ilgili bir kaç pratik öneri: sürekli değişen geçici bir liderlik mekanizması belki de forumların örgütlenmesi için yararlı olacaktır. Örneğin her hafta yenilenen seçimlerle teknik konularda (protestoların nerede başlayacağı ve spontane alınması gereken kararlar gibi) sorumluluk alabilecek forum liderleri seçilebilir. Bununla birlikte medya, yürüyüş organizasyonu gibi konularda hızlı çalışmalar yapıp oya sunabilecek komitelerin her forumda acilen kurulması gerekmektedir. Bu komiteler oylamaya sunulacak önerileri hızlıca değerlendirip düzenlemeyi sağlayabilir.

En azından forumlarda karar verme verimliliği ve hızın nasıl arttırılabileceği üzerine tartışmalar yapılmalıdır. Belki de her forum kendi yolunu bulacaktır. Gezi’nin bir yaz tatili eğlencesi olarak kalmaması için bu son derece zaruridir.

Münir Güneş Kutlu



Demokrasi ve Tek Adam Sendromu


31 Mayıs günü diğer sıradan günlerde olduğu gibi, üniversitedeki ofisime gelmiştim ve günlük işlerime bakıyordum. Her şey Facebook üzerinden arkadaşlarımın paylaştıklarını görmemle başladı. Gezi’deki eylemi biliyordum, takip etmiştim, ancak açıkçası çok da gündemi etkileyecek bir eylem olmadığını düşündüğüm için çok dikkate almamıştım. Ama işte her şey bir günde değişebilirmiş, bunu kanıtladı sokaklara dökülen yüzbinler…

Doktora çalışmalarım nedeniyle olan biteni uzaktan izlemek durumunda kaldığım için, kesinlikle ahkam kesmek gibi bir niyetim yok. Dolayısıyla bütün yorumlarım ve gözlemlerim Internet üzerinden ve arkadaşlarımla yaptığım konuşmalardan aldığım bilgiler ile kesitlidir, bastan belirtmek istedim.

Belki de bu son iki haftada yaşadığımız süreçte beni en çok etkileyen söylem “korku eşiğinin” aşıldığı söylemi oldu. Şöyle bir durup düşündüğümde, çok sıradan ve basit gelse bile kulağa, aslında bununla anlatılmak istenen, yakın tarihimizde ilk defa bu kadar büyük bir kitlenin, neredeyse organize olmadan, kendi hayatlarını riske atarcasına sokakları ele geçirmesi ve en önemlisi de, bunu yaparken kendi kişisel ya da bireysel çıkarlarını ikinci plana itip, ortak çıkar için hareket etmiş olmasıydı.

Peki, bu korku eşiği söylemini bu kadar önemli kılan şey ne? Çok genel anlamıyla siyasetin tanımında asgari iki veya daha fazla insan arasındaki ilişki vardır, yani tek başına siyaset olmaz. Her turlu sureci ile sosyal olan bu dünyada, tek başına atomik bireyler olarak hareket etmek ortak çıkarlara ulaşmak açısından insanların işini zorlaştırmanın yanında neredeyse imkansızlaştırır. Bu nedenle, insanlar çeşitli organizasyonlar aracılığı ile örgütlenerek, belirledikleri ortak çıkarları için birlikte hareket eder, birlikte çalışırlar.

Demokrasileri özel kılan şeyler nedir diye kendimize sorduğumuzda, kurumlar arasındaki ilişkileri (çok teknik kaçacakları için bu yazıda) bir kenara bırakıp, daha davranışsalcı perspektiften bakacak olursak, şunları sayabiliriz: İlk olarak, demokratik sistemler insanların veya toplumdaki çeşitli grupların taleplerine cevap vermelidirler. Bu talepler çok çeşitli olabilir ve genelde bazı politikalar etrafında şekillenirler. Siyasal partileri işlevi bu çok çeşitli olan talepleri şekillendirip insanlara bir çatı altında (parti programları) sunmalarıdır. Düzenlenen taleplerin hepsinin birden aynı anda kazanılması mümkün olmadığı için de secimler demokrasilerin vazgeçilmez kurumlarıdır. İnsanlar, partilere ve bazı sistemlerde doğrudan adaylara oy vererek, sonuç almak istedikleri siyasetleri en iyi şekilde temsil ettiklerine inandıkları partilere hükümet kurma görevini delege ederler.

Bu kurumsal ve davranışsal ilişki düzeni kendini tekrar edebildiği surece demokrasiler anlam kazanır. Başka bir deyişle, secimler tek seferlik süreçler değil, birbirini tekrar eden süreçlerdir. Bu sayede insanlar veya sosyal gruplar seçtikleri parti ve siyasetçiyi, söz verdiklerini başardıkları ölçüde tekrar seçerek ödüllendirir ya da alternatif parti ve siyasetçilere şans vererek cezalandırır.
Sonuç itibariyle, demokratik kurumlar belirlenmiş surelerde kazanan ve kaybedenleri belirler. Demokrasinin davranışsalcı anlamda devam etmesini sağlayan ise, bugün kaybedenlerin, gelecekte kazanmaya olan inançlarını ve beklentilerini yitirmemeleridir.

Su ana kadar ele aldığımız süreç, demokrasinin oyların koltuğa dönüşmesini ilgilendiriyordu. Halbuki, demokrasi sadece secim ve secim sonucunda ortaya çıkan koltuk paylaşımı ile ilgili değildir. Secim zamanı parti programları üzerinden seçmene verilen sözlerin ne kadar yerine getirilip getirilmeyeceği, kurumsal ilişkilerin belirlediği şekilde hangi toplumsal grupların aktif şekilde nasıl temsil edilecekleri, kısacası çeşitli alanlarda ortaya çıkacak ve uygulanacak politikaların, seçmen tercihlerini ne kadar yansıttıkları, demokrasilerin önemli özelliklerinden ve de işlevlerinden biridir.
Tüm bunların ışığında, 2002 genel seçimlerinden itibaren, Türkiye’deki demokrasinin nasıl islediğine bakarsak, 31 Mayıs 2013 günü ile çok büyük ve şiddetli bir hal alan Gezi protestolarının nedenlerini anlamak için önemli bir adım atabiliriz.

İlk süreçle başlayacak olursak, 2002 seçimleri ile iktidara gelen AKP, sonraki iki genel secimde de oylarını arttırarak iki kez daha tak başına iktidar olma basarisini göstermişti. Son seçimlerde aldığı oy oranı, diğer nispi temsil (proportional representation) sistemlerinde rastlanması çok zor bir şekilde yüzde 50’ye dayanmıştı. Genel olarak düşündüğümüzde, dünyadaki bütün siyasal sistemleri iki hipotetik nokta arasına yerleştirebiliriz: efektif hükümet (effective government) ile sinirli hükümet (limited government). AKP’nin 3 dönem üst üste tek başına iktidar olması, efektif hükümet anlamında çok önemli bir avantaj sağlamıştır. Bu dönemde, gerek yasa yapma anlamında, gerek anayasa değişikliği anlamında, ve gerekse politika üretme anlamında AKP, önceki koalisyon hükümetlerinin aksine, yüksek düzeyde etkili olmuş ve bekleneceği üzere Türkiye önemli bir dönüşüm geçirmiştir. Diğer yandan, spektrumun diğer ucunda yer alan, hükümetin sınırlılığı (limited) anlamında ise işler aksi yönde ilerlemeye başlamış, ve Gezi Parkı protesto ve direnişi ile bu kriz artık tamamen gün yüzüne çıkmıştır.

Nedir bu kriz? Bu kriz en basit anlamıyla bir demokrasi krizidir. Konsolide olmuş ve demokrasinin uzun zamandır kurumsallaştığı sistemlerde, gücün tek bir kurum veya bir siyasetçinin elinde toplanmasını engellemek için çeşitli veto yetkileri vardır. Güç kaynağı aynı olsa dahi (aynı seçimlerle oluşan parlamento ve kabine), yürütme ve yasama arasında birbirini dizginleyecek kurumsal düzenlemeler ya da İngiltere’de olduğu gibi normlar demokrasilerin en önemli yapı taşlarını oluşturur. Kurumların yeteri kadar olgunlaşmadığı yerde, bir de üstüne siyasal kültür “tek adam sendromu” üzerine kurulduysa, iste bu demokrasi eksik, yetersiz, iyi işlemeyen demokrasi olarak nitelendirilmelidir, iktidarın söylemindeki gibi  olarak degil. rlikte eylemur nisik, yetersiz, iyi islemeyen demokrasi olarak nitelendirilmelidir, r de ustune siyasal kultur ni“ileri demokrasi" olarak değil.  

Bu “tek adam sendromu” aslında hiç de yeni bir olgu değil. Cumhuriyetin kuruluş aşaması ile ortaya çıkan, çok partili demokrasiye geçildiğinde bile devam eden bu sendrom, Erdoğan ile birlikte devam etmekte. Verebileceğim en güzel örnek, kendi birincil gözlemimden söyle yansıyabilir:
2010 senesi bahar ayları sırasında Türkiye’de kayıtlı olduğum doktora programında almakta olduğum Türkiye Siyaset dersi kapsamında, yerelleşmenin Türkiye’de demokrasinin isleyişine, siyasal kültürüne olan etkisine bakmak üzere, karşılaştırmalı olarak Bursa ve Mersin kent konseylerini ve çalışmalarını karşılaştırmak için yola çıkmıştım. Vereceğim örnek, kent konseyinin işleyişi için model oluşturabilecek kadar iyi çalışan Bursa Kent Konseyi’nden… Yaptığım çeşitli derinlemesine görüşmeler sonrasında, Bursa’da gerçekten de merkezden yerele aktarılan gücün nasıl tabana yayıldığını, hükümeti eleştiren karşıt grupların verilen kararlar üzerinde ne kadar etkili olabileceğini, kısacası uzlaşmacı demokrasinin aslında yerel düzeyde ne kadar iyi isleyebildiği izlenimini edinmiştim. Araştırma için Bursa’ya gittiğim dönemde, Bursa’nın en önemli gündemi şehrin içinde yer alan ve herkes tarafından kabul edilen trafik sorununa neden olan futbol stadyumunun şehrin başka bir bölgesine taşınması meselesiydi. Uzun suren ve tüm yerel güçlerin katılımı ile gerçekleştirilen toplantılar tam sonuç verecekken, kent konseyinin kararı hiçe sayılarak, Bursa Belediyesi stadyumun yeni yeri ile ilgili Bursalıları bilgilendirdiğinde, acı gerçek de ortaya çıkmış. Bir açılış için şehre gelmekte olan Erdoğan, helikopter ile Bursa’nın üzerinden uçarken, stadyumun yapılacağı yeri kendisinin seçtiği bilgisi benimle paylaşıldığında, AKP’ye yakın olan kent konseyi üyelerinin bile yüzlerindeki ifade çok şey anlatıyordu aslında. Verilen onca emek, yapılan onca toplantı ve sonuç olarak tek bir kişinin verdiği keyfi karar… Bu da bahsettiğim krizin yerel ölçekte de olsa resminin çizilmesi gibi aslında…

31 Mayıs 2013 tarihi Türkiye için neden önemli? Ve bu tarih Türkiye için nasıl milat olabilir? Bu tip krizler sadece Türkiye’de yaşanmıyor. Demokratikleşme süreci içinde olan birçok ülke benzer sorunlar yaşıyor ve seçimlerin niteliklerine göre rejimler otoriterlik ve demokratiklik arasında sıralanabiliyor. Bu bağlamda, Türkiye secim demokrasisi olarak nitelenebilir. Başka bir deyişle, düzenli yapılan secimler eğer belli bir düzeyde rekabet içeriyorsa, ve ayrıca secimler adil ve özgür katılıma açıksa,  ancak siyasal sistem çoğulculuğa izin vermiyorsa, temel hak ve özgürlükler hususunda uygulamada sorunlar varsa, ve de hukukun üstünlüğü ilkesi yine hükümetin bazı uygulamaları nedeni ile yeteri kadar standartlaşamıyorsa, bu tip sistemler, seçimlerin sadece siyasetçilerin adını değiştirmekten öteye gidemediği seçim demokrasileri olarak adlandırılabilirler. Erdoğan’ın ve diğer partililerin her fırsatta aldıkları oy oranına vurgu yapmalarının sebebi de aslında temelde budur, çünkü demokrasi adına belki de tek işleyen kurum sandıktır.

31 Mayıs 2013 günü demokrasinin sadece seçimlerden ibaret olmadığını, demokrasilerde başka türlü katılımların da olabileceğini hükümete göstermesi açısından çok önemlidir. 31 Mayıs ile başlayan kitlesel katılımlı protestolar çok önemlidir, çünkü demokrasinin bu eksik işleyişinden rahatsız olan insanlar, kendi bireysel çıkarlarını toplumun çıkarları ile aynı paydaya koyarak, korku eşiğinin aşılmasını sağlamışlardır. Siyaset bilimi literatüründe en çok değinilen konuların başında gelen kolektif eylem sorunsalı, 31 Mayıs süreci ile taleplerinin hükûmet tarafından dikkate alınmadığını düşünen insanlar tarafından rafa kaldırılmıştır. Teoride, eğer insanlar kolektif eylemin kendilerine bireysel fayda getirmeyeceğini düşünürlerse, o kolektif eyleme katılmazlar. Aynı argüman insanların kolektif eylemin başarıya kavuşma ihtimaline olan inançları ile ilgili de geliştirilebilir. Bu durumda, Gezi eylemlerine Türkiye genelinde destek veren, kendilerini korkmadan sokağa vuran, ve hatta her gün polis şiddeti artarken, ve kimi zaman eyleme katılmak canından olmak anlamına gelebilecekken, insanlar neden katılmaya devam ettiler? İşte kolektif eylem sorunsalı argümanlarının iflas ettiği nokta da tam da burasıdır.

Böyle zamanlar bize insanların kolektif çıkarları kendi bireysel çıkarlarının önüne koyabildiği zamanlar olduğunu göstermesi açısından çok önemli. Eğer insan, genel olarak, kendi bireysel çıkarları pesinde kosan rasyonel bir canlı olarak varsayılırsa, Gezi eylemlerine katılan insanları nereye koymamız gerekiyor? Tam da bu nedenle, tüm baskı ve şiddete rağmen, günlerce sokakları dolduran insanlar tarihe geçmişlerdir. İnsanla ilgili bu genel geçer, tarihsellikten yoksun, aşırı indirgemeci varsayımı yapanlar, o satırları yazarken daha az rahat etsinler diye Gezi direnişini duyurmak, sonraki nesillere aktarmak, literatürde hak ettiği yeri almasını sağlamak bizlerin görevidir. Başbakan Erdoğan ne yaparsa yapsın, Gezi direnişi tarihe geçmiştir, yeter ki bu kolektif eylemi, kolektif hafızamıza yazmayı başaralım…

Ege Özen




Bir “Gezi” yazısı


Facebook ve twitterdan kısa gözlemler yaparak kişisel ifade ihtiyaçlarımı tatmin edemediğim için icraatta apolitik 80 kuşağımın gıpta ile baktığı gezi eylemleri ile ilgili bir yazı yazmadan edemedim. Gezi eylemcilerinin (romantik bir üslupla onlara direnişçi diye hitap edeceğim) çoğunluğunu oluşturan 90lı kuşağın (orta sınıf ve üstü üyeleri) güçlü tek parti hükümeti ve onun herkesin hayatına müdahale eden obez vizyonundan sıkılıp çeşit çeşit yaratıcı tepkiler koyalı birkaç hafta oluyor.

AK parti ve sempatizanlarının iddia ettiğinin aksine bu eylemler marjinal grupların( ne demekse?) ve batılı kaka güçlerin bir manipülasyonu olmaktan ziyade hükümetin otoriter üslubuna ve bireylerin hayat tarzına yapılan hafif müdahalelere olan güçlü bir tepkiye dönüştüğü ortada. Her ne kadar çoğumuzun hayat tarzına somut bir müdahale olmuş olmasa da başbakanımızın üslubu ve protestolara olan tepkisinin de (aşağılayıcı söylemler ve polisin müdahaleleri)  insanları güçlü protestolar yapmaya ittiği aşikâr. Bu iddiayı ispatlamak için uzun uzadıya yorum yapmaya hiç gerek yok, en son konda anketlerinin sonuçlarını özetleyen istatistikler gayet ikna edici (bknz. video).  Dolayısıyla protestoların sebeplerini incelemektense eylemlerin görünen amacını ve Türk demokrasisi için pozitif kazanımlar elde edilmesi için nasıl bir yol haritası izlenmesi gerektiğini kısaca irdelemek istiyorum.



Eylemlerin tepkisel boyutunun üstüne direnişi iten en büyük güç direnişçilerin kendilerini dışlanmış hissetmeleri. Bu dışlanmayı bir cümlede acarsak; direnişçilerin asil amacı/kaygısı iktidarda olmayan %50nin kendini temsiliz hissedişi ve Türkiye’nin ve kendilerinin bireysel geleceğinde hakkettikleri kadar (=%50) söz sahibi olamama kaygıları. Olgun bir demokraside seçimde kaybeden seçmenler muhalefet partilerinin iktidarla görüş paylaşımı ile temsil edilir. Maalesef Türkiye’de gerekli çoğunluk sağlandıktan sonra muhalefet partilerin görüşleri ‘bu adamlardan cacık olmaz’ gibi bir üslup ile iktidar tarafından el tersi ile itilmekte, haliyle %50 de kendilerini temsiliz hissetmekteler. Üstüne üstlük, muhalefet partileri gezi park direnişçilerinin görüşlerini temsil etmekten çok uzak.

Açıkçası bu sorun hükümetin üslubundaki değişikliklerle kısa vadede düzeltilebilir, fakat iktidar işi anlamsızca yokuşa sürmüş durumda. Eylemlerin AK Parti iktidarını ne kadar rahatsız ettiğini abartılı polis müdahalelerinden ve AK Partinin karşı mitingler düzenleyerek gövde gösterisi yapma gereği hissetmesinden okuyabiliyoruz. Halbuki is bu halde hükümetten beklenilen çok da fazla değil. Beklenti adalet duygusu incinmiş halkın gazini alarak ‘geri adim atması’ ve durumu okuyarak,  parti politikalarında gerekli düzenlemeleri yapması. Başbakan üslubunu daha da kamplaştırıcı hale getirse de bariz hiddetinin ardında birkaç ufak tefek değişiklik gözlemlendi. Bu surecin devamında kritik olan Türk politikacıların ebedi kurtarıcısı olan karakteristik balık hafızamız. Ortaya çıkan politik aktivizm ve değişiklik taleplerinin sürdürülebilir bir seviyede korunması ve devam ettirilmesi politikacılarımızı da kendilerinde gerekli değişiklikleri yapmaya itecektir.

Üstteki paragraftaki iki anahtar kelimeyi tekrar vurgulamak istiyorum: hafıza ve sürdürülebilirlik. Milli kültürümüzde bir son dakikacılık ve yumurta kapıya dayanmadan koltuktan kalkmama fikri olduğunu rahatça iddia edebiliriz. Ayrıca rasyonel ve ölçülmüş biçilmiş tavırlar yerine tutkulu ve içgüdüsel tepkilere daha yatkınız. Tecrübem ile sabittir,  yabancı ülke vatandaşları bizi “siz Türkler çok tutkulu fakat pek rasyonel değilsiniz” diye biliyorlar. Biber gazi fişeğine vole vuran bu tutkulu politik hareketin üslubunun rasyonel ve uyanık bir hareket doğurması zor, ama gerekli. Parklarda başlatılan forumlar umut verici, fakat nasıl insanlar her gün polisten biber gazi yemekten yoruldu ise, bu forumlar da yorucu hale gelebilir. Mesela forumlar daha az sıklıkla ama daha öz ve daha etkili bir şekilde sürdürülmesi daha hayırlı olabilir. Hepimizin twitteri olduğu bu günlerde (redhack tarafından hacklense bile), her gün dışarı çıkıp kendini ifade delisi olmaktansa haftada 2 gün bu konuda internette okuyup araştırma yapmak da forumlarda söylenenleri daha ‘dolu’ bir hale getirir. Umalım ki bu aktivizm sağlıklı ve faydalı değişikliklere gebe olsun.

Ayni iki anahtar kelime direnişçilerin talep ettiği temsili elde edebilmesi ve Türk politik hayatinin olgunlaşması için de kritik.  Zira eğer hükümeti seçim dışında düşürmek gibi açıkçası samimiyetsiz bir hayaliniz yoksa, direnişçi olanlarınız AK Parti ile ‘sandıkta hesaplaşma’ ve sizi temsil edecek kişileri sandıkla meclise sokma zorunda olduğunuzun farkındadır. Fakat direnişe ‘saf ve temiz’ bir özellik kazandıran partiler ve insanların sıkıldığı ideolojiler üzeri olan karakteristiği ayni zamanda organizasyon, temsil ve liderlik konularında zorluklar yaratıyor. Meclisteki ve barajı geçememiş partilerin de bu hareketin değerlerini temsil etmekte olan güçlükleri de direniş hareketinin zamanla dağılma olasılığını arttırıyor ve sandığa yansımasını zorlaştırıyor.

Beppe Grillo
İtalya’da benzer şekilde var olan politik düzenden yorulan ve değişik arayışlarda olan insanların klasik bir ideoloji yerine daha ‘toplumsal ve çevresel’ kaygılar etrafında birleştiren ve sandıkta da halktan destek almış olan beş yıldız hareketi birkaç köşe yazarı tarafından gezi direnişi ile karşılaştırıldı. Beş yıldız hareketini yaratan şartlar ve organize oluş bicimi ilgi çekici olmakla beraber, maalesef genel seçimlerde aldıkları oyları liderleri Bebpe Grillo’nun şahsına münhasır (en azından bir politikacı için) üslup ve yaklaşımı sayesinde hükümete girmekten mahrum kaldılar. Gezi direnişinin de lidersiz, kendini temsil eden bir parti olmadan veyahut var olan muhalefet partileri bünyesinde temsile kavuşmadan istediği politik temsile ulaşıp ulaşamayacağı bir soru işareti. Bu konu kendi başına bir makaleyi hak ediyor. Belki başka bir yazıda bu konuyu konuşmak üzere, şiddetten uzak ve şiddete maruz kalmadan, direnciniz bol olsun…

FUDOU MYOUOU



Erdoğan (ama gerçekten) ne istiyor?


Protestoların başında başbakan Erdoğan'ın tepkisi çok merak ediliyordu. Önce sert polis müdahalesi ve ardından büyüyen olaylar üzerine başbakanın yaptığı ve gösterileri küçük görücü açıklamaları protestoları daha da ateşledi ve belki de yüz binlerce insanı sokağa döken itici güçlerden biri oldu. O günlerde de "milli iradeye saygı" mitinglerini yaşadığımız bu günlerde de kafama takılan en büyük sorulardan biri "Erdoğan ne istiyor? “oldu. Ama gerçekten... Erdoğan ve AKP Gezi Parkından ne istiyor?

Erdoğan'ın ilk günlerdeki "bir kaç çapulcu" söyleminin iyi hesaplanmış bir hamle olduğunu söylemek  kanımca epey güç. Zira Erdoğan'ın bu demecinden sonra Gezi olayları kontrol altına alınması güç bir protestoya dönüştü, hükumeti olaylara daha da sert müdahale etmek zorunda bıraktı ve bu sert müdahale ile olaylar daha da genişledi. Bu işin ekonomik boyutlarını işin uzmanlarına bırakmak gerektiğini düşünsem de Haziran ayı başında borsanın burun üstü düşüşü hükumetin zor durumu hakkında ipucu veriyordu. Cumhurbaşkanı Gül ve AKP Başkan yardımcısı Arınç'ın sağduyulu açıklamaları da kamuoyunda hükumetin geri adım atacağının sinyalleri olarak yorumlandı. Ama sonuç beklenin tam tersi oldu ve Erdoğan belki kurmaylarıyla da kamuoyu önünde ters düşerek söylemini sertleştirdi. Başbakan 9 Haziran'da kendisini karşılamak için Esenboğa hava alanına gelmiş kalabalığa Dolmabahçe Camii'ne ayakkabı ve bira şişeleriyle girildiği bilgisini veriyordu. Camii imamının yalanlamasına rağmen bu açıklamasını ilerleyen günlerde defalarca tekrar etti. Peki, başbakan neden eline defalarca geçen olayları yumuşatma şansını değerlendirmedi?

AKP'nin kuruluşundan hızlı bir şekilde iktidara yükselişinde parti olarak güçlü organizasyonunun ve özellikle imaj konusunda profesyonellerle çalışmasının büyük bir katkısı var. Bugün de Erdoğan'ın konuşmalarını profesyonellere yazdırmadığını ve demeçlerinin genel ve planlı bir stratejinin parçaları olmadığını düşünmek yanlış olur. O halde Erdoğan'ın olaylar ile ilgili genel stratejisi nedir? Öncelikle ben Erdoğan’ın geri atmayan, “delikanlı” lider imajını her şeyin üstünde tuttuğunu düşünüyorum. Bu konuda da kendisine hak vermek gerekir.  En az türban, ekonomi, muhafazakar politikalar kadar AKP tabanı başbakanın gereğinde AB’ye, İsrail’e kafa tutan bu cevval Kasımpaşa delikanlısı duruşuna kapıldığını düşünüyorum. Bu durumda Gezi Parkı olaylarına “one minute” ayarını vermesini beklememiz gerekirdi.

Belki apolitik neslimizin başbakanın geri adım atmasını beklemesi biraz saflıktı ama bu zor durumda AKP’nin karsı atağa geçmesini de biber gazları arasında görmek her baba yiğidin harcı değildi. Sonuçta başbakan AKP’nin on yıllık servetini ve yüzde 50 oyunu kumar masasına yatırdı ve “milli iradeye saygı” mitinglerinde tonunu iyice sertleştirdi. Buradaki genel stratejinin işi tabanını da mutlu edecek bir mahalle kavgasına çevirmek olduğu aşikârdır. Başbakan arkasına kendi mahallesini alıp meydanlara indiğinde AKP politikalarının kendiliğinden pür-i pak hale geleceğini hesapladığını düşünüyorum. Tabi konuşmalarında da kendi tabanının içine su serpmek belki biraz da onaylanmak içgüdüsüyle konuştuğunu doğal görmek gerekir.

AKP’nin ana planının kendine belki biraz da soru sorar gözlerle bakan ama her zaman her sözüne inanamaya hazır bir sevgili edasıyla karşısında duran seçmenine alternatif bir hikaye sunmak olduğu açık. Sonucunda da başbakan insan üstü bir eforla günde bazen 3-4 konuşma yaparak birçokları tarafından tutarsız bulunan bu alternatif hikayeyi dokudu. Başbakanın hikayesinin sonunda (spoiler alert) katil CHP ve uluslararası faiz lobisi çıktı. Protestocular büyük oyunun piyonları oldular. Evlerinde “tencere-tava çalanlar” çevre düşmanı oldular. Protestodan canlı yayın yapan uluslararası haber kanalları provokatör oldu. AB Türkiye’nin içişlerine karışan emperyalist canavar oldu (burada haklılık payını tartışabiliriz). Polis azgın protestocular karşısında iyice mazlumlaştı mazlumlaştı…

Bütün bu iddialar için tek tek ayrı yazılar yazılabilir ve yazılmalıdır. Ama sonuçta AKP’nin aşk budalası sevgilisi evine mutlu dondu. Başbakan bu zor görünen durumu bir korunma refleksiyle saldırarak siyasi ranta çevirmeyi başardı (burada bir soru işareti). Yine de bu çok doğal görünen refleksin halkta açacağı derin yaraları nesiller boyu yaşayacağız. Eğer ülkenin yüzde ellisi bir partinin arkasındaysa bu o partiye büyük bir güç vermiş demektir. Ama bu parti diğer yüzde elliyi marjinalleştirir ve sonunda diğer yüzde elliden koparırsa o toplum maalesef her turlu toplumsal depreme gebedir. Bu noktada AKP’nin bu çok planlı stratejisi bir sonraki hamleden ötesini görememektedir.


Münir Güneş Kutlu

Neden?


Gezi eylemlerinin ikinci sabah baskınından itibaren yılmadan, yorulmadan, umudumu kaybetmeden sokaklardayım ve her şeye rağmen sokaklarda olmaya devam edeceğim. Hayatımın en anlamlı günlerini yaşamaya devam ediyorum. Yazılanları okuyorum, izliyorum, dinliyorum. Meydanlarda olup biten olayların hangi açıdan bakarsak bakalım bir vahşet olduğunu kabul eden bir algı var ve bu çok sevindirici.

Fakat ben bu vahşeti göremeyenleri merak ediyorum? Bu vahşetin saklandığı insanların ne düşündüklerini merak ediyorum. Dindar biri değilim ama hangi din olursa olsun bir başkasını ötekileştirip, katledilmesini hiçbir dinin savunduğuna inanmıyorum.

Bu olayları sorgulamayan, sorgulayamayan ya da görmezden gelen, yok ederek ortadan kaldırmaya çalışan, sessizce bitmesini bekleyen insanlara ulaşmanın bir yolu olmalı. Bir diyalog kanalı açılmalı sadece meydanlara çıkanların birbirinin acısını dindirmeye, birbirlerine destek olmaya devam etmesi yetmeyecek. Duyarsız kalan ve körü körüne taraf olarak kendi gibi düşünmeyeni, kendi gibi yaşamayanı, kendi gibi inanmayanı, kendi gibi giyinmeyeni, kendi gibi bağırmayanı katletmeyi hak sayan insanlarla buluşmayı ve insanlığınızı ne zaman, nerede, nasıl, neden ve kim yüzünden kaybettiniz diye sormak istiyorum.

Kimse birbirini sevmek  ya da kabul etmek zorunda olmayabilir ama çok öteden beri kaybettiğimiz SAYGI yı buldum ben sokaklarda. Ne kadar farklı olsalar da ne kadar farklı düşünseler de ne kadar farklı inançları olsa da insanların bir arada olabildiklerini, birbirlerini dinlediklerini, ucunda ölme ihtimali bile olsa diğerine sıkı sıkı sarılmayı gördüm. Bu yazıyı yazarken gözümün önüne gelen sahneleri olduğu gibi aktarmak keşke mümkün olsa. Örneğin yoğun gaz müdahalesi sonrasında yere düşen nefes almakta zorlanan genç bir kadının yanına gidip yardım etmeye çalıştığımda yabancı olduğunu anladığım an yaşadığım şaşkınlığı anlatabilsem keşke. Çekip kendi ülkesine gidebilecekken, bizim kadar zulme uğramamışken orada bizimle mücadele etmesi, bunu sadece insan olduğu için yapması bana çok şey öğretti.


Geziyi Tanı from gezi tani on Vimeo.


Yazılı ve görsel binlerce kayıt bu vahşeti kaydetti.  Ne tarih ne de belleklerimiz bu yaşananları unutturmayacak. Ama oynanan oyunu görmeyen insanlar maalesef kendilerine ait olmayan kin ve nefret duygularıyla dolmuş bir şekilde yaşamaya devam edecekler. Siyasi açıdan kendi tabanını kaybetmesine neden olan hatalar yapan AKP en iyi bildiği oyunu oynamaya sıfır zeka ile yeniden sarılarak kutuplaştırmayı ve ötekileştirmeyi başarmış gibi gözüküyor. Bu HALK kenetlendikçe, farklılıklarına saygı duydukça, elinde kalan son kozlarını oynayan AKP yalnız kalacak. İnanmaya ve umut etmeye devam ediyorum. Neden mi? İnsan olduğum için!

Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam!


Okan Karka

Gezi Park reactions in the US


I was asked by a friend to write a short piece about the US perceptions of and reactions to the recent protests in Turkey. I cannot. Reactions in the US were late, muted, and various. Who knows what these people think. I can tell you how I learned of the events and the contexts that I view them through, and perhaps that will be of some interest to Turkish readers.

I know a few Turks and a few Westerners in Turkey. Three years ago, I was prodding a couple Turks on political matters. One was sympathetic to the Kurdish cause, one was not, describing them as ‘terrorists.’ One drank alcohol, one did not. From my point of view, they both endorsed some type of secular humanism in the public sphere, one was more ardent about this relatively new value system, the other had sympathies with minority cultures. Both support the Taksim square demonstrations.

I learned of the demonstrations from CNN and Haaretz on June 1. From what I could gather, it was a sit-in designed to prevent development of Gezi Park. Curiously, Haaretz reported that there were also demonstrations in Ankara at the same time. On June 2, more Western news outlets had reported on the existence of the protests, but the scope of the demonstrations seemed out of accord with the motivations Western media ascribed to the protesters. I knew that the Turkish leader had just returned from a meeting with the US president, that the protests appeared to be spreading, and that the media narrative being offered did not explain the situation fully. I reached out to some Turks.

They explained that this is the first time this many minority groups have united against Erdogan’s increasingly authoritarian and decreasingly secular tenure as leader. While it began as a protest against the development of a park into a historical military barracks from the Ottoman era, an era that Erdogan and his supporters have been cultivating their identity with, it spread, as many Turks are frustrated with various features of Erdogan’s recent acts and his visions for the future of Turkey. Some disagree with recent beer ban efforts, others disagree with references to the founders of modern Turkey as drunks, some disagree with Erdogan’s designs on Syria, some with his close relationship with the last two US presidents, some with the move away from secular public values to increasingly religious values, et cetera. Within the next few days, some Western media sources began to flesh out the narrative accordingly.

Surprisingly though, the support among the progressive left in the US for the demonstrations was extremely limited. Perhaps this has to do with confusion related to Obama’s support for Erdogan. Perhaps they are confused because Erdogan is democratically elected. I suspect that this complacency flows mainly from a lack of knowledge about the region and the situation on the ground and indifference in general. Increasingly, the American political psyche is suffering from schizophrenia and short-term, irrational instrumentalism. Obama, for example, is likely curating his close relationship with Turkey in an effort to maintain support in the region in general, and for a variety of strategic reasons related to the ongoing support that the US, Saudi Arabia, and Qatar are providing to the insurgency in Syria.

Right wing news sources in the US portrayed the situation as limited to Istanbul, perpetrated by violent mobs, and motivated merely by the prospect of cutting down a few trees in the city center. The effort is to portray the protesters as young, irrational, and violent. Interestingly, these sources cannot stigmatize the movement as Islamist, as they were able in Bahrain and Yemen during the ‘Arab Spring’ demonstrations. They concentrate on whether Erdogan, described as a key US ally, can deal with these violent youths quickly.

Because of this variety, the seeds are being sown for alternate histories to emerge in the future that are inconsistent with one another. Many events are like this in the US where the main political factions disagree on values and facts and both have a significant media apparatus to aid in the formation of alternate narratives. Media outlets within Turkey have apologized for not covering the movement and this may or may not account for some of the delay and conflicting narrative in Western media. 

If Erdogan is confident because of his democratic mandate, doesn’t a selective, ruling-party media cut against the claims of a genuine democratic mandate? Aren’t communication and information the infrastructure and fuel of democracy? Is a country like Turkey, with a variety of minority groups, often separated by geographic and religious cleavages, an ideal candidate for a majoritarian style democracy? I cannot help but think that, if Turkey had a power-sharing or consociational executive branch, compromises among the groups… which are increasingly important and being increasingly resisted by the AKP administration, would be forced. Erdogan would not be able to overpower a minority veto with any amount of rhetoric. This would be a slower moving, potentially more gridlocked style of democracy, but I feel that, in due time, a variety of coalitions would emerge, shifting depending on the issue. This variety of groups would learn to work productively together and quickly learn that amicable conduct will benefit each in the future when unforeseen issues arise and unforeseen coalitions are needed.

When political entrepreneurs over-emphasize historical identities, it worries me. Driving wedges between different domestic groups with memories of wrongs hundreds of years old is a cheap trick. Emotional memory is a very resilient sort of memory. I don’t think that a leader who serves all his citizens resorts to this type of hot-blooded rhetoric.

Gezi Parkı sürecine bakış


Gezi parkı ile ilgili aldığım ilk haberler Sırrı Süreyya Önder’in parka giderek göstericilere destek vermesi ve vinç ile ağaçlar arasında kendisini siper etmesini görmemle olmuştu. İnsanların gece parkta nöbet tuttuklarını görmeme ragmen  başarılı olabileceklerini düşünmüyordum. Neticede daha önce birçok defa benzer durumlarda iktidar partisinin ve ona bağlı belediyelerin kafasına koydukları şeyleri halka ve bazen mahkeme kararlarına rağmen yerine getirdiklerini görmüştük. Ben de parkta bekleyen insanların kaç gün bekleyebileceği konusunda meraklıydım ve bir gece yarısı belediyenin oldu bittiye getirerek parktaki ağaçları keseceğini düşünüyordum.

Bir kaç gün sonra parka yapılan sert müdahelenin  son yıllarda Türkiye’deki güncel olayları takip eden pek çok kimse için sürpriz olduğunu zannetmiyorum. Neticede 1 Mayıs ve diğer birçok gösteride polisin göstericilere nasıl müdahele ettiğini biiyoruz. İlk müdahale Tayyip Erdoğan’ın emriyle mi yoksa emniyet teşkilatı içindeki başka odakların insiyatifiyle mi yapıldı emin değilim. Ancak sonuçlarının bu şekilde olacağını kimsenin öngörebildiğini zannetmiyorum. Türkiye’de protesto gösterileri ve eylemler daha önce olmuyor değildi elbette ama haberlerde ve bizzat gördüğümüz pek çoğu İstanbul’da İstiklal caddesi ve Ankara’da Konur Sokak ve Yüksel Caddesine sıkışmış, toplumun çoğu tarafından kabul ya da destek görmüyordu, hatta pek çok insanın bunlardan haberi bile olmuyordu. Bu durum bahsettiğim eylemlerin yararsız olduğunu göstermez elbette, mecliste temsil edilemeseler bile irili ufaklı birçok siyasi partinin ve sivil toplum örgütünün yararlı bir işlev gördüğünü düşünüyorum. Gezi parkı eylemlerinde ise polisin vatandaşı terörize eder şekilde sert müdahalesi karşısında eylemler büyüdü ve neredeyse bütün Türkiye’ye dağıldı.

Ben olayların kitleselleştiği hafta sonu olan 1-2 Haziran’da Pazartesi yeni haftayla beraber ne olacak acaba diye merak içerisindeydim. Korkularımın aksine protestolar durmadı ve artarak devam etti. Artık İstanbul’un görece olarak durulmasına ve başlangıç noktası olan Gezi parkından çıkılmış olmasına rağmen, hala çeşitli illerde protestoların devam etmesi halktaki rahatsızlığın ve tepkinin tahminlerin çok ötesinde olduğunu gösteriyor. Yıllardır birçok olaya tepkisiz kalan halkın nihayet ses vermesi umutsuzluk içerisindeki birçok insanı mutlu etti ve gelecek adına umutlandırdı. Bence bu süreçte elde edilen en büyük kazanımlardan biri bu... Halkın nihayet üzerindeki ölü toprağını atması ve bir şeylerin değişebileceğine ilişkin yeniden ortaya çıkan inanç…

Hükümet ve başbakan Erdoğan’ın olayların ciddiyetini ilk günlerde anlayamadığını zannediyorum. Başbakan elbette her zamanki gibi kendi taraftarlarını etkilemek ve gündemi değiştirmek adına tutarsız konuşmalar yaptı fakat üslubu pek değişmedi. Başbakanın süreç boyunca devam eden uzlaşmaz tavrının ve protestolar içerisinde yer alanları ötekileştiren ve kriminalize eden üslubunun kendi kitlesini birleştirmek ve etkilemek için kullandığı bir taktik olduğunu söyleyenler oldu. Bu kısmen doğru olabilir. Üslup ve söylenenler benzer olsa da ilk günlerde yer alan özgüven ve bir kaç güne biter düşüncesinin daha sonra değişip başbakanın yeni bir durum değerlendirmesiyle bu taktiğe geçtiği bana daha makul geliyor.

Neticede beklenen oldu ve sokaklar yer yer devam eden olaylara rağmen günler sonra nispeten sakinleşti. Protestolar şekil değiştirerek devam etse de şu anki esas çaba bu süreçte ortaya çıkan beraberliğin ülkedeki demokratik ortamı pozitif şekilde etkileyecek bir yapıya evrilmesi. İnsanlar forumlarda ve internet üzerinde örgütleniyorlar ve bundan sonrası ne için ne yapabiliriz diye tartışıyorlar. Bunun siyasi ortamımızda nasıl bir etkisi olacağını şu an kestirmek güç. Mevcut iktidara ve şiddeti artan otoriter yönetime itiraz var ama insanların bu tepkilerini sandıkta gösterebilecekleri bir alternatif henüz ortada yok. Başbakanın olaylar sırasında pek çok kez CHP’nin adını anmasına ve CHP’nin ve diğer bazı muhalefet partilerinin polis şiddetine tepki göstermek ve sokaktakilere insani yardımda bulunmak amacıyla desteğine rağmen göstericilerin pek çoğunun AKP’den memnuniyetsiz oldukları kadar mevcut muhalefet partileri ile de mesafeli olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.

İlk yapılacak işlerden biri elbette bu süreçte zarar görmüş ve hala zarar görmekte olan insanlara mücadelelerinde yardımcı olmak. Polis tarafından şiddet görmüş, yaralanmış, öldürülmüş insanlar var. Gözaltına alınan ve haklarında dava açılmak üzere tutuklanan pek çok insan var. Başbakanın verdiği sinyallerle birlikte bunun sayısının önümüzdeki günlerde artması muhtemel. Kötü muamelede bulunmuş emniyet görevlilerinin cezalandırılması için de büyük bir mücadeleye ihtiyaç olduğu ortada. Bunların dışında en önemli mesele bundan sonra ne yapılabileceği... Bu blogun da amaçlarından biri bu ve bu konuda pek çok fikre ev sahipliği yapacağını umuyorum.

İlker Nadi Bozkurt



Dış Mihrakların Türkiye ile İmtihanı


     Gezi Parkı protestoları hakkında 28 Mayıs’tan bu yana pek çok şey konuşuldu ve halen konuşulmakta. Yurt dışında yaşamamdan dolayı bu konuşulanları ancak sosyal ve ana akım medya aracılığıyla dolaylı olarak takip ediyorum. Ne yazık ki çoğu zaman objektif yaklaşım görmek mümkün değil, tartışmalar sıklıkla ad hominem seviyesinde indirgenmekte. Burada tartışmadaki ‘taraf’ kelimesini kullanmakta çekindiğimin altını çizme ihtiyacı hissetmem de ne kadar sancılı bir süreçten geçtiğimizin ayrı bir göstergesi. Ancak işin taraf kısmına bir münazara gözüyle baktığımızı var saysam bile ortada bir türlü anlamlandıramadığım bir durum var; o da direniş ve hükümet kanadının hem fikir olmuşçasına suçladığı dış mihraklar”.

Açıkçası hepimiz artık bir nevi ritüel haline gelmiş dış mihraklar argümanını duymaya alışkınız. Ama bu kez iki tarafın da karşının dışarından desteklendiğini aynı anda iddia ettiği bir paradoksa şahit olduk. Direniş Erdoğan’ın ABD ile ilişkilerini ve Suriye politikasını sorgularken, AKP yanlıları CIA’in olayları nasıl organize ettiğinden dem vuruyordu. Bir tarafta olayların ilk günü sessiz kalan, Taksim’e müdahalenin olduğu gün stüdyolarında DHA’nın kameraları üzerinden yayın yapan ana akım medya olmasına rağmen, kaosun ortasından yayın yapan CNN International muhabirlerini görenlerin kafalarında “buradalarsa kesin bir iş var” tarzı soru işaretleri oluştu. Gezi Parkı protestolarının aslında Occupy Wall Street protestolarını organize eden Otpor!’un işi olduğu, Brezilya’da 25 centlik toplu taşıma ücreti zammı yüzünden insanların sokaklara dökülmesinin bir tesadüf olmadığı gibi komplo teorileri çıktı ortaya. Wall Street protestolarının gelir dağılımı dengesizliğinine karşı barışçıl bir şekilde yapıldığı, hastane ve okul isteyen Brezilya halkının vergilerinin dünya kupası ve olimpiyatlar için stadyumlara harcandığı es geçildi.

     Yabancı politikacılar ve diplomatlar da bu dalgadan paylarına düşenleri aldılar. AB’den sorumlu devlet bakanı Egemen Bağış, AB parlamentosunun kınama kararı üzerine uluslararası diplomasiyi ayaklar altına alan bir açıklamada bulundu. Başbakan düşmekte olan borsayı Gezi Parkı olayları organizatörü olduğunu iddia ettiği “Faiz Lobisi”nin hükümete gözdağı vermek için yaptığı manipülasyonlara bağladı; Borsa İstanbul 100 Endeksi olaylardan bir hafta önce, 22 Mayıs’ta zirve yapmış olmasına rağmen. Öyle bir duruma geldik ki, yabancı herhangi bir ülke gösterileri kınasa da, desteklese de, sessiz kalsa da bir şekilde eleştirilecek ya da suçlanacak konumda.

     Bu tutumun dış politikamıza verdiği zararın da ötesinde, iç politikada da Gezi Parkı’yla başlayan demokratik sürece orta ve uzun dönemde büyük zarar vereceğine inanıyorum. Ülkemizin demokratik evrimini tamamlayabilmesi için gerekli olan taraflar arası diyaloğun önündeki en büyük engel, insanları her nerede yaşarlarsa yaşasınlar din, dil, ırk veya cinsel tercih üzerinden ayırmaya ve ötekileştirmeye devam etmek olacaktır. Ermeniliği, Yahudiliği veya Hristiyanlığı bir küfür olarak algılayan bir bakış açısının, ‘kendisinden olmayan’ vatandaşıyla barışık olacağı günleri bekleyemeyiz. Daha da ilerisi için iyimser senaryolara bakacak olursak bile, ekonomik hedeflerine ulaşmış, demografik geçişini gerçekleştirmiş ve göçmen almaya başlamış bir Türkiye’de zenofobik kültürün devam etmesi halinde çok daha büyük sosyal buhranlarla karşılaşacağımız kaçınılmazdır.


     Son üç haftadır yaşanan olayların açtığı toplumsal yaralarımızı sarararken , komplo teorilerinin ve resmi tarihin körüklediği dış mihrak” korkusunu üzerimizden atmalıyız. Eğer bu hataları tekrar etmeye devam edersek, dışarıda yalnız bırakılmış, içeride birbirine tamamen küsmüş bir ülke haline gelip kendimizi başladığımız yerin de gerisinde bulabiliriz. Gezi Parkı dayanışmasının özündeki hümanizm ve temel insan hakları ilkeleri kesinlikle unutmamalıyız, “insan” kısmının üstüne basa basa.

Serhat Tekin

Birbirimizi anlayamamak artık çok daha kolay




Gezi parkı olayları Mayıs ayından beri televizyonlardan değil sosyal medya araçlarından takip ediliyor. Bunun başlıca sebebi halkın ana akım medya kuruluşlarının tarafsızlıklarından ciddi şekilde şüphe etmesi oldu. Sonuçta NTV, Haber Türk, CNN Türk gibi haber kanalları ciddi şekilde boykot ve protesto edildi. Protestocuların bu tepkisi pek de haksız sayılmazdı. Özellikle 29 Mayıs -1 Haziran arası Gezi protestolarının çığ gibi büyümeye başladığı o günlerde hemen hiçbir yazılı ve görsel medya organı durumu ekranlarına ve sayfalarına taşıma becerisi(!) gösterememişti. Yazının başında da belirttiğim gibi bu durumun en bariz sonucu halkın konuyla ilgili artık hemen her haber ihtiyacını facebook ve twitter üzerinden gidermeye başlaması oldu. Bu yolda maalesef hiç sorunsuz değildi. Bu tür sitelerde dolasan haberlerde hiçbir kaynak ve tarih belirtilmemesi ciddi boyutlara ulaşan yanlış bilgilendirmeyi berberinde getirdi, “dezenformasyon” kelimesinin günlük dilimize girmesine neden oldu.   

İnsanların ülke ile ilgili bu kadar kritik haberleri ulusal gazete ve televizyonlardan değil de sosyal medyadan almaya başlamasının dezenformasyon dışında başka büyük bir sonucu da insanların tek tip haber ve yorumlara maruz kalması oldu. Süreç içerisinde ne kadar eleştirilseler dahi ana akım medyanın farklı tarafları bir araya getirme, alternatif sesleri kamuoyu önüne çıkarma gibi bir “görevi” sadece kısmen de olsa yerine getirdiklerini söylemeliyiz. Bu görevlerini layıkıyla yerine getirmediklerini düşünsek bile şunu görmeliyiz ki insanların çoğu zaman sadece kendi gibi düşünen arkadaş listelerinin hemen tamamen kendi düşüncelerini destekleyecek paylaşımlarından ulaşabilecekleri alternatif yorum da sınırlıdır.

Bu noktada sorulması gereken soru şu: ana akım medyanın dahli olmadan ülke çapında bir tartışma ve diyalog ortamına ulaşmak mümkün mü? Örneğin, 16 Haziran İstanbul AKP mitingine katılmış hiç kimse karşı tarafın ne düşündüğünden haberdar mıdır? Ya da sosyal medyada karşılaşacakları cılız bir alternatif yorum belki de 10 senedir sadık bir şekilde oy verdikleri ve muhafazakar hayat şekillerini korumaya söz vermiş başbakanlarının “3-5 çapulcu” söylemini değiştirmeye yetecek midir?  Başbakanın çok daha ciddi sosyal kamplaşmaya götürecek “camide bira içildi” gibi iddialarına facebook üzerinden etkili bir yanıt vermek mümkün müdür? Kanaatim şu anki formunda sosyal medya buna izin vermemektedir.

Peki, facebook ve twitteri kullanarak ülke geneline yayılmış bir diyaloğa nasıl ulaşabiliriz? Burada sosyal medyanın yapısı itibariyle halkın aracısız olarak katılabileceği bir tartışma zeminine en uygun araç olduğunu düşündüğümü belirtmek isterim.  Ancak, böyle bir sürecin önündeki en büyük engel de yine sosyal medya kültürümüz ve alışkanlıklarımızd. İki tarafın da bu tür sosyal araçları daha çok karşı tarafa saldırmak için kullandığını görmemiz gerekir. Böyle bir aracı silah olarak kullanırken muhaliflerin neden her gün polis copuna ve gazına direndiğini, dayak yemek, gözaltına alınmak korkusuna aldırmadan her gün binlerce kişinin malum meydanda neden toplandığını, Ethem Sarısülük’ün neden öldüğünü nasıl anlatabiliriz?

               Pratik çözüm: karşı tarafı destekleyen tanıdıklarınız varsa konu hakkında ne düşündüklerini sorun. Bu sonuca nasıl vardıklarını önyargısız dinlemeye çalısın. Karşı tarafın düşüncellerini ciddiye aldığınızı gösterin. Diyalogu geliştirin ve yayın!

   Münir Güneş Kutlu


Bir İnsan Yaratmak



Gezi Parkı protestolarıyla başlayan toplumsal hareketlilik, ilk günden bu yana hızını kesmeden sürüyor. Süreç hakkında sayfalarca methiyeler düzmek mümkün. Zaten bu methiyeler düzüldü, düzülüyor ve uzunca bir zaman da düzülecek. Fakat ben bu anda methiyemi kısa tutmayı tercih edeceğim. Protestoların tek bir yanıyla ilgileneceğim. Sonra da buna sadık kalarak başka bir tarafa bakmaya çalışacağım.

Bence Gezi Parkı protestolarının en önemli sonucu, bütün büyük toplumsal dönüşümlerde olduğu gibi, yeni bir insan yaratma projesidir. Bu aynı zamanda olup bitenlerin boyutunu kavramamız için önemli bir kıstastır. Önümüzdeki resmin ne kadar büyük olduğunu anlamamızın yıllar alacağı kanaatindeyim.

Şenlik havasında geçen o günlerde şöyle bir göz ucuyla bakınca gözümüze çarpan ilk şey, mutlu insanlar olmuştur. Moralleri yüksek, pozitif gibi şeylerden bahsetmiyorum. İnsanlar mutluydu. Herkes birbirine nezaketle, hoşgörüyle, kardeşlikle yaklaşıyordu. Burada artık, toplumsal normların dönüştürüldüğünden bahsetmek mümkün.

AKP hükümetinin, baskıcı ve otoriter bir yönetime doğru adım adım ilerleyiş sürecindeki en büyük başarısının bizi zihinlerimizde ele geçirmek ve kendi oyununa dahil etmek olduğunu düşünüyorum. Uzunca bir süredir biz özgürlük, eşitlik, adalet, dayanışma gibi kavramlardan umudumuzu kesmiş ve ahlakçılık, toplumsal kontrol, kendini kurtarma gibi kavramların karanlığına girmiştik. Üstelik bunu yapanlar da toplumun muhafazakar kesimi diye bilinenler değil, bizatihi içinde olduğumuz mürekkep yalamış, özgürlükçü çevrelerdi. Belki de herkesten hızlı biz cemaatleştik. Bu korku imparatorluğu böylece oluştu. Şimdi ise bunu alaşağı etmekle kalmayıp, yeni insanı, yeni hayatı ve yeni ahlakı inşa etmek için umutlarımız var. Sadece umutlarımızın olmasıyla sınırlı da değil. Aslında bu direniş sürecinde bilfiil yaptığımız şey bunun ta kendisi.

Methiyemi bu noktada kesip, biraz da paranın diğer yüzüne bakmak istiyorum. Popüler bir aforizmasında Nietzche’nin işaret ettiği üzere, canavarlarla savaşanların dikkat etmesi gereken şey, savaştıkları şeye dönüşmemek. Süreç boyunca iktidarın kullandığı korkunç dil hepimizi çileden çıkarıyor. Bununla birlikte siyasi arenada duygularımızı nereye konumlandıracağımız hayati önem taşıyor. Farkında olmadan yaptığımız şey niyet sorgulamasına girmek. Siyasetteki en önemli değişkenlerden biri olmakla birlikte, niyet, üzerinden yargıya varılması oldukça tehlikeli. İzin verin biraz açayım.

Başbakan Erdoğan ve onunla bütünleşmiş olan AKP iktidarı, bütün bu olanlar için her geçen gün güncelledikleri sorumlular listesiyle medyada durmaksızın terör estirdiler. Hepimiz de bunun, sorumluluğu kendilerinden çıkarıp başka birilerine yıkmak ve olayları kriminalize etmek motivasyonuyla yapıldığı konusunda sorgusuz sualsiz mutabık kaldık. Çünkü ortada böyle bir durum olmadığı, katılımcıların en temel hak ve özgürlüklerinin arayışında, vatandaşlık haklarını kullanan vatandaşlar olduğu alenen ortada.
Ancak bu noktada niyet sorgulamasına girmiş olduğumuzun farkında olmamız gerektiğini düşünüyorum. Başbakan sıkça, bu yola beyaz kefenlerini giyerek çıktıklarını söylüyor. AKP tabanının dilinde “Menderes’i astınız, Özal’ı zehirlediniz, Erdoğan’ı yedirmeyiz” lafları dolanıyor. Şunu unutmamalıyız ki bunların ne kadarının gerçek korkular, ne kadarının çarpıtma malzemesi olduğunu bilemeyiz.

Bir adım daha ileri gidip empati kurmaya girişirsek fark edebileceğimiz üzere, bunu muhtemelen kendileri dahi bilemez. Evet, mağdur edebiyatının artık demogojiden öte bir anlamı kalmadı belki ancak, AKP tabanının büyük bir kısmında yaşam tarzlarından ötürü ötekileştirilme korku ve paranoyası hala var. Bunun değişmesi de kolay görünmüyor. Unutmayalım ki, bu insanların bir çoğu toplumsal hayata ancak kendi desteklediği siyasi oluşum iktidardayken katıldı; böyle cesaret buldu. Bunun normalleşmesi için, belki de İslami olmayan yönetim altında da aynı güvenle yaşayabildiklerine tanık olmaları gerekiyor. AKP’yi, bugün hala bölünmedilerse, bir arada tutabilen yegane şey de bu korku. Başbakan’ın bu korkuyu körüklemesinin sebebi de bu. Hatırlanacak olursa 2007 senesinde düzenlenen cumhuriyet mitingleri, aradığını AKP’de bulamayan İslami tabanı, uyandırdığı korkularla tekrar AKP’nin arkasına konumlandırmıştı.

İşte bu yeni oluşan insan, AKP seçmenine de kendi içinde yer açmayı becerebilirse, iktidarın çözülme sürecinin sancısız olacağını ve orta ve uzun vadede ortaya çıkabilecek sorunların önünü alacağını düşünüyorum. Bu sebeple bu paranoyaları ciddiye almamız gerekiyor. Karşımızda son derece kırılgan noktada insanlar olduğunu unutmamalıyız. Bu durumda tavrımızı sertleştirmek, işleri ancak zorlaştıracaktır. İşte duran adam eylemlerinin bu derece geniş etki yaratmasını ve AKP seçmeninden cevap almasını da bu gözle değerlendirmeliyiz. Bu bağlamda, örneğin polise karşı olan tavrımız da tahrik edici değil, vicdanlarını göreve çağırıcı olmalıdır. Bizden korkmaları gerekmez. Saldıramasınlar yeter. Unutmayalım ki eylemcilerin terörist olmadığını en iyi bilenler de onlar. Çünkü bizi en yakından onlar gördü.

Sürecin nasıl devam ettiğini hep birlikte göreceğiz. Artık gidişattan şüphe etmememizin, yaptıklarımıza, düşündüklerimize inanmamızın ve güvenmemizin zamanıdır. Sesimiz artık duyuluyor. Bağırmak ancak sesimizi kısacaktır.

Yazınca Yazarınca

20.06.13, 19:44

Başlarken...



Başlarken şunu belirtmek isterim ki içinde bulunduğumuz ve bulunacağımız bütün süreçlerin ve tüm çatışmaların konuşarak, uzlaşarak, ve empati yaparak çözüleceğine inanmaktayız. Bu tür bir diyaloğun en saf haliyle internet üzerinden ulaşabileceğini düşünmekteyiz. Bugün bu bloğu başlatmak için ise esin kaynağımız tabi ki Gezi’dir… Gece sıcaktan değil olan bitenle ilgili kafamıza takılanlardan sağa sola donup uyuyamıyorsak bu motivasyonumuz meşrudur. Bize yazılarınız ve görüşlerinizle destek verirseniz bu surece az da olsa bir katkı yapabildiğimize sevinmiş oluruz. Her turlu yazıyı (sahibinin imzasıyla) paylaşmanız ise bize bir görevi yerine getirmenin iç huzurunu verecektir. Gazamız mübarek olsun!

Leonardo Dikapriyo