Dükkanın önünü kapatmayın!



Mayıs ayından beri gündemden şiddet görüntüleri düşmek bilmedi. Bugünlerde de hepimiz esnaflar tarafından linç edilmeye çalışılan protestocuların görüntüsüyle dehşete düştük. Önce Tophane’de eli sopalı topluluk, sonra eli palalı esnaf, ve sonunda Taksim esnafının protestoculara toplu saldırısı… Yargılamadan önce buraya nasıl geldik objektif bakmak gerekiyor.

Kabul etmek gerekir ki esnaf muhafazakar eğilimdedir1 ve olmasa bile, özellikle Taksim esnafı, ciddi zarardadır. Esnaftan protestoya destek gelmez.

Bu tür bir davranış “ülkeyi kurtarma” niyetindeki protestocular tarafından anlaşılmazdır elbette. Ülkede faşizan baskı sürerken aklı parada olan esnaf listeler boyu boykot edilir. Dışarı çıkarken yasaklı yerler ezberlenir… Yargılayan bakışlar bilenir… Haftasonu Taksim’de geçirilen gecelerin “dönerci abileri” her hafta görüştükleri bu gençleri protestolarında yalnız bırakmıştır.  

Esnaf televizyon röportajlarında protestoların işlerini kötü etkilediğinden bazıları ise dükkanlarını kapatma noktasına geldiğinden dem vurur. Bunda abartılı bir yan bulmak zor. Gerçekten de gelirlerinin çok büyük bir kısmını haftasonu eğlencelerinden kazanan Taksim esnafı için her Cuma, Cumartesi, Pazar kepenkleri indirmek ve bunu 2 buçuk aydır her hafta sonu yapmak katlanılmaz bir ekonomik külfettir. Bunu protestocuların anlaması da zordur elbette. Zira Konda’nın Gezi Parkı araştırmasına göre protestocuların %50’si ya öğrenci, ya ev hanimi ya da emeklidir. Diğerleri de islerinden çıkıp olay yerine intikal etmektedir2.

Peki, bu senaryoda bir haksız bulunabilir mi?  Örneğin, AKP’ye oy vermiş, muhafazakar politikalarından memnun, Gezi Parkı’nın yıkılmasından yana bir esnafın “mahalle baskısıyla” protestoya destek vermek zorunda bırakılması zorbaca bir tutum olmaz mı? Olaya öbür taraftan bakacak olursak karşı tarafa açıkça destek veren esnafı boykot etmek de protestocuların duruşlarının gereği değil midir?

Söylemek belki gereksiz ama yinelemesek olmaz… Yine de bunların hiçbiri zorla kapatılan dükkanları, kırılan sandalye-masaları, ve özellikle de polisi yanına alıp palayla satırla insan kovalamayı haklı göstermeye yetmez.

Şiddet kötüdür ama bu senaryoda sadece kötü değil her iki tarafın da ulaşmaya çalıştıkları hedefler için mantıksızdır da. Protestolar bir gün gelip de dindiğinde ne bu geçler polisle bir olup kendilerine değneklerle saldıran “dönerci abilerini” unutacaklardır ne de Gezi Parkı hareketi esnafı kendi saflarına kazanmadan bu hareketi ülke çapında başarıya taşıyabileceklerdir.

Hükümetin ise bir şikâyeti yoktur. O zaman ortada sadece kaybeden vardır.

Münir Güneş Kutlu

1: Bunun gelişigüzel bir stereotipleştirme olduğunu kabul ederek…

2: Kişisel gözlem.

Çağrı


Bir ülkede muhalefet partilerinin, meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının, uzman eğitmenlerin, anayasa mahkemesi kararlarının, sendikaların ve özgür basının sesi dinlenmiyor, zor kullanılarak susturuluyor ve erkleri ıslah ediliyorsa, sıra halkın protestosundadır.

Halkın barışçıl protesto hakkı, anayasalarda bu ve benzeri durumlarda demokratik rejimlerin emniyet supabı rolü oynar. Bu hak, birçoklarının inandığının aksine, oydan ve referandumdan öte demokrasinin temeli ve birincil mekanizmasıdır. Çünkü sistemin bütün ana yolları tıkandığında, halk sesini toplanma hakkı ile ifade eder.

Halkın bu hakkını elinden almaya çalışan, mesajını anlamamakta direten ve üzerine elindeki gücü istismar ederek bastırmaya çalışan hükümetler, sadece halktan korktuklarını ifşa ederler. Zira kendilerine güveniyor olsalar, zaten var olan iletişim yollarını kullanarak ülkeyi yasadığı krizden kurtarmaları gayet mümkündür. Bilinçli olarak gerilimi tırmandıran ve çözümlemeye yanaşmayan hükümet politikası halkı, anlamadığı ve doğru bir şekilde bilgilendirilmediği direnişe karşı elinde sopa, pala ve silahla saldırmaya kadar itmişken, hala yapmak, bir de suçu çapulcu diye nitelendirdiği insanlara atmak, sadece yetersiz ve duyarsız bir hükümetin tavrı olabilir.

Hiçbir toplumsal sorun, dört senede bir sandığa gidilerek çözülemez. Ülke sırayla belli insanların mutlu olduğu bir kulüp değildir. Oy verme hakkına sahip bütün bireylerin hükümette payı, talep ve temsil hakkı vardır. Kimse de oy atacağı günü bekleyerek zulme ve sömürüye katlanmak zorunda değildir.

Buradan tekrar ifade etmek gerekir ki, sokaklarda polisin şiddetine rağmen, basında karalamaya rağmen, hükümetten gelen baskıya rağmen hakkini dile getirmeye çalışan halk, ne faiz derdindedir, ne din düşmanıdır. Etnik ayrımcılığa, küflenmiş ideolojilere, cinsel baskıya, hukuksuzluğa, talana, ekolojik katliama, neo-Osmanlıcılığa, din ve mezhep istismarına, oligarşik yapıya, azınlıkların ezilmesine, ekonomik eşitsizliğe ve biat toplumu üretmeye dayalı sosyal mühendisliğe karşıdır. Bu tavır hükümet tarafından öyle ya da böyle kale alınacaktır. Meclis, milletvekilleri ve yönetim bu taleplerle yüzleşmediği takdirde eylemler devam edecek ve maalesef ülke bir iç savaşa doğru gidecektir.

Bütün Türkiye Cumhuriyeti erkini duyarlı olmaya ve barışçıl yöntemlerle ve demokratik yollarla ülkede barışı ve huzuru tekrar sağlamaya çağırıyoruz.


Batu Bozoğlu

Karınca Kararınca


Direnişin ilk günlerinde çıkan bir ifadesinde Fethullah, Gülen Gezi Parkı protestolarını karınca istilasına benzetiyor, "yılanın başını küçükken ezeceksin"i aratmayacak bir finalle, bunların, yağ çanaklarına, bal çanaklarına dadanmadan ve oraları kirletip zehirlemeden önce üzerlerine yürümek gerektiğine bağlıyordu. Bende jeton yeni düşüyor:

Geçtiğimiz aylarda iki farklı vesileyle karşıma çıkan karınca hikayesini hatırlıyorum. Ebussuud efendi nam, Alevi katliamına fetva vermesiyle ve imparatorluğu İslamlaştırmasıyla maruf Osmanlı şeyhülislamıyla, dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman arasında geçen o meşhur manzum diyalog geliyor aklıma. Bu hikayeyi yakın zamanda ilk Sırrı Süreyya Önder’den naklen anlatılan bir anektodda okudum. Bir sunum vesilesiyle gittiği, Tansu Çiller'in yalısının önünde asılı duran seceresine bakıp, orada da şeyhülislamın adını gören Sırrı Süreyya Önder, aralığını bulup da bu hikayeyle ev sahibesine uygun bir ayar çekmiş. Kaynaktan emin olamadığım için bunun üzerinde fazla durmayayım. Diğer vesile ise malum "muhteşem yüzyıl" dizisi.

Fethullah Gülen gibi geniş kitlelerce ilmine saygı gösterilen bir İslam aliminin böyle bir hikayeyi ıskalayacağını düşünmek abesle iştigal olur. Buna rağmen karınca benzetmesine başvurması, elbette ki Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ta yönelttiği önemli soruyu hatırlatıyor: Mevlana Mesnevi'sinde, eşeğiyle sevişirken ölen kadın hikayesini kıssası için mi anlatmıştır hissesi için mi? Koskoca Mevlana bu hisse için başka kıssa bulamaz mıydı? Aynı şekilde Fethullah Gülen, cahil  gördüğü gençliğin eğitilmesinden bahsetmek için, karıncanın tabağa çanağa dadanmadan evvel üzerine gitmekten başka türlü izah edemez miydi acaba durumu? Mutedil tavır böyle mi ifade bulur?

Şüphesiz Ebussuud Efendi’nin kendisi için bir referans noktası olmaması ihtimali var. Ancak hitap ettiği kitlenin referans kaynaklarından biri haline geldiğinden de haberi olmayabilir mi? Yoksa nedir bu Yavuz Sultan Selim köprüleri, Alevilerin Müslümanlık’ını sorgulamalar, katliamlarda ölenlerin insanlığına değil de Sünnilik’ine yapılan vurgular?

Son bir ihtimal, yarın Hakk’ın divanına varmaktan korkmuyorsa, ilmi ne içindir bir alimin?
Yine yakın zamanda, Mehmet Efe isimli İslamcı bir yazardan okuduğum bir blog yazısında bir karınca hikayesine daha denk geldim. İbrahim Peygamber'in ateşine su taşıyan karıncanın hikayesiydi bu da. Son zamanlarda en çok etkilendiğim yazılardan biriydi.1

Benzetmeler alıp başını gitmiş, düşünce dizimi türlü hayvanlarla bir fabla çevirmişken, şu sıralar en sevdiğim hayvan imgesinin de 'kağıttan kaplan' olduğunu söylemeden bitiremeyeceğim.

yazınca yazarınca




Türkiye’de pala ve molotofla karar vermek


 Yazılı, görsel, ve sosyal medyada en çok okunan, izlenen, paylaşılan ve yorum yapılan görüntüler hep en şiddet dolu olanları olmuştur. Bu beklendik olayın konuşulmayan sonuçlarından bahsetmek gerek.

Psikologlar Amos Tversky ve Daniel Kahneman’a göre insanlar olasılıksal kararlar verirken belli kısayolları kullanırlar ve bu kısayollar bazı hatalar yapmamıza neden olur. Örneğin, “erişilebilirlik kısayolları” (Availability Heuristics) kullanan insanlar kendilerine en fazla sunulan ve ya en dikkat çekici olayları en olasılıklı olarak yargılarlar. Bunun nedeni bu türden anıların o kişi için daha erişilebilir olmasıdır. Daha hızlı ve verimli karar almaya el verdiği için bu kısayollar rasyonel karar sürecinin önüne geçer.  Örneğin, uçak kazaları otomobil kazalarından çok daha az olasılıklıdır fakat medyada çok daha fazla ses getirir ve insanları çok daha fazla dehşete düşürürler. Bunun sonucunda da insanlar yanlış olarak uçak kazalarını en az otomobil kazaları kadar olasılıklı zannedebilirler. Bir kez daha tekrarlarsak bunun nedeni insanların hafızalarında yer etmiş uçak kazalarının daha fazla olmasıdır.

Birçok sosyal yanılsamanın da nedeni olarak benzeri kısayolları gösterebiliriz. Örneğin, birçok kez seküler kesimden insanlar tarafından Türkiye’de çarşaf giyen kadınların oranının %30’larda tahmin edildiğine şahit olmuşumdur. Konda’nın 2007 yılı Gündelik Yaşam araştırmasına göre ülke çapında çarşaf/peçe giyen kadınların oranı sadece %1.3. Bu tür bir yanılsamanın da seküler kesim tarafından çarşaf giyen kadınların birer “öcü” olarak kısayola alınmasından oluştuğunu söyleyebiliriz.

Gezi olayları sırasında da her iki taraf da birbirlerini belli suçları işlemekle itham ettiler. AKP ve taraftarları Gezi protestocularını “vandalizmle” suçlarken bu savlarını molotof kokteyli atan protestocuların görüntüsüyle desteklemişlerdi. Son dönemde protestoculardan “palalı saldırganlar” söylemi medyada geniş yer bulan ve bir saldırganın yoldan geçenlere rastgele pala salladığı görüntülerle desteklendi.

Kabul etmek gerekir ki ne protestocuların çoğunluğu etrafı ateşe vermekten hoşlanan vandallar ne de AKP taraftarlarının tamamı gözü dönmüş palalı saldırganlar. İki tarafın da bu türden bir yanılsamaya düşmesinin temel nedeni anlatmaya çalıştığım kısayollar. Bir başka deyişle hükümet yandaşlarından sadece birini palayla insanlara saldırırken görmenin tüm bir toplumsal kesimi gözü dönmüş caniler olarak yaftalamaya yetmesinin nedeni o görüntünün gerçek anlamda yarattığı dehşet. Karşı tarafta da tek bir fotoğrafa dayanarak başbakan Erdoğan’ın tüm Gezi protestocularını “camide içki içen hayasızlar” olarak yaftalamadaki başarısı da Müslüman kesim için konunun hassasiyetinin rasyonel karar vermenin önüne geçmesinden ileri gelmekte.

İçinde şiddet barındıran veya hassas meseleleri ilgilendiren görsellerin toplumun genelinde ne kadar merak uyandırdığı ve bazen de infiale yol açtığı hepimizin malumu. Bu görsellerin rasyonel karar verme mekanizmamızı ele geçirmesini engellemek elimizde. Her ne olursa olsun belli yargılara varırken örneklerin tüm bir toplumsal grubu temsil etmediğini görmek ve karara varırken yavaşlamak tansiyonun arttığı, fay hatlarının belirginleştiği günlerde hayati önem taşıyor. 


Münir Güneş Kutlu

#DirenDiren – Değiştirmek için devam etmek


Halk, bir ayı aşkın bir zamandır her kökenden ve düşünceden insan ile yanyana, hükümete karşı direnmekte.

Sonu gelmeyen, ve bazılarının esefle farkına vardığı gibi, gözlerini kapatınca kaybolmayacağı anlaşılan bu direniş, son günlerde bazılarımızın aklında soru işaretleri yaratmaya başladı. Bahsettiğim meseleyi, farklı tonlarda icra edilen bir "artık yeter, uzattılar ama" korosu ile özetleyebiliriz.

Peki bir direniş neye göre "uzar", nasıl "yeter"?

Daha doğrusu kime yeter, kime az gelir?

Üzülerek söylemek istiyorum ki direnişin yettiği ve uzadığı kanaatinde olanlar, bu direnişin sebebini ve hedefini anlayamamışlardır. Çünkü eğer bu direnişin amacı sadece Gezi Parkı'nı kurtarmak olsaydı, parkın yıkılmayacağı garantiye alındığı taktirde "yeter"li olmuş ve sürdürüldüğü takdirde "uzamış" olacaktı.

Fakat mesele sadece bu değil.

Gezi Parkı Direnişi, Taksim'de betona hapsedilmiş bir parkı yıkmaya yeltenen, hükümetin rant ve talan politikasına karşı eylem yapan insanımıza, polisin, hükümet (kısaca Recep Tayyip Erdoğan diyelim) tarafından verilmiş bir emirle zalimce saldırarak insanlık suçu işlemesi ile başlamış ve ardından halkın daha özgür ve demokratik bir devlete duyduğu özlemin hareketi haline gelmiştir.

Gezi Parkı yeşili ise, o gün canı yananlarının imdadına koşan halkın, yeşile ve onu kucaklayanlara uzanan pençenin, işçinin hakkına, öğretmenin tayinine, medyanın diline, kadının rahmine, bilginin seyrine ve halkın özgürlüğüne tecavüz edenle aynı olduğunu görmesi ile bu direnişin bir sembolü haline gelmiştir. 

Halk sadece bunu değil, aynı zamanda ülkenin valisinin de, emniyet müdürünün de, belediye başkanının da, müftüsünün de, dış işleri bakanının da, bütün AKP kadrosunun da, bakkalı ve taksi şöförünün de Recep Tayyip Erdoğan olduğunu görmüş, klonlamanın varlığına gönülden inanır olmuştur.

Daha da ötesinde halk, yıllardır Türkiye üzerinden oynanan bölücülük oyunun ne kadar yalan olduğunu, duvarların sunni, nefretlerin affedilebilir, temel arzuların tek ve bir olduğunu görmüştür.

Ve en önemlisi halk, özgürlüğünün ve kimliğinin çalındığını düşünürken, cüzdanının ve ufkunun daraltıldığını hissederken, güven ve emniyet duygusunu kaybederken yanlız olmadığını görmüştür.

"Artık yeter" diyen arkadaşıma sormak istiyorum, bir kaç haftada aklımız bu kadar açılmış, gözümüz bu denli gerçeği keser olmuşken bu direnişin neresi uzamıştır?

Direnmek, görmekle yetinmek midir, yoksa değiştirmek için devam etmek mi?

Son on yıldır borcu borçla kapayıp zenginleştiğini iddia eden, her ihalesinde bir tanıdığına peşkeş çeken, osmanlı divanı gibi kendi ağzından çıkana hep bir ağızdan "evet" dedirten, tarihi savunurken barajlar altına kentler, metro çukuruna antik limanlar gömen, mimari derken projeleri ülkenin bütün mimar odalarından ihtar yiyen, özgürlükten bahsedip hapislerde yüzlerce yargısız akıl çürüten, hukuk deyip tecavüzcüyü salan, ekmek çalanı hapse tıkan, eğitimden bahsederken devlet okullarını imam hatiplere devşirip boş bırakan, her sınavında kopya skandalı yaşayan, ekonomi deyip vergide çığır açan, adalet deyip davaları boyu aşan, kalkınma deyip işçi ve kadın ölümleriyle rekor kıran, ve bütün bunlar olurken isyan eden, kendisine karşı çıkan, engel olan hukuk dahil olmak üzere her kurum, kuruluş ve bireye nefret söylemiyle saldıran, hiç bir şekilde muhattap almayan ve "demokrasi" kılıfı geçirilmiş despotluk ile bertaraf eden, halktan aldığını iddia ettiği güç ile halkı tehdit eden, Orta Doğu'da meshep üzerinden politika yapan, Avrupa’da demokratı, Amerika’da BOP eşbaşkanını oynayan ve herşey bir yana halkına apaçık yalan söyleyen bir başbakana karşı halkın bu direnişi kime yetmiştir?

İnsanına zulm ettiği belgelenmiş polisleri yargılamayan, "çapulcu", "terörist" ve "marjinal" kısfesi altında bastırılan, susturalan ve ötelenen halktan bir özür dahi dilemeyen, halkın medeni hak arayışını “bir park meselesi” diye küçümseyen, küçümserken dahi ülkenin başka yeşilini, kamusal alanını hala hunharca katleden, kendisini kınayan küçük ve büyük tüm mecralara rest çeken ve ülkesini birbirine düşürmeye yönelik söylemlerinden vaz geçmeyen bir hükümete ve başına, bu direnişin yeterli olmuş olduğunu nasıl söyleyebiliriz?

**

Gezi Parkı Direnişi, apolotikilikle suçlanan bir neslin ve onların davasına hak veren Türkiye halkının, hak ettiğini ve hakkıyla temsil edilmediğini düşündüğü bir hükümete ve onun, antidemokratik söylemleri ayyuka çıkmış, tutarsız ve baskıcı başbakanına karşı başlattığı bir eylem hareketidir.

Gezi Parkı Direnişi, kendi dilini yaratmış, tehdite mizahla, copa çiçekle, televizyona internetle cevap veren pasif, lidersiz ve her nesil, köken ve fikirde insanları içinde barındıran bir oluşumdur.

Gezi Parkı Direnişi’nin amacı hükümetlerin, nasıl bir çoğunlukla iktidara gelmiş olsalar da, kendi ideolojileri üzerinden halkı şekillendiremeyeceklerini, buna karşı çıkan kesimleri terör ve benzeri etiketlerle öteleyemeyeceklerini, gerçeği bilmek ve aramanın hakkı olduğunu düşenen insanları yalan haberler yayarak ve eksik bilgi vererek uyutamayacaklarını, ülkenin gündemiyle oynayarak yorgan altından işlerine gelen yasayı, ceplerini dolduran affı çıkaramayacaklarını, kar uğruna kamu malını ve ülkenin mal varlığını satamayacaklarını, din sömürüsüyle dindarı, sosyal devlet yalanı ile solcuyu, ekonomik istikrar balonu ile sağcıyı kandıramayacaklarını, sanatı sansürle, akılları kodesle, gerçekleri gazla susturamayacaklarını, bilinçli bir şekilde devlet tarafından muhtaç hale getirilen halkı sadaka dağıtarak köleleştiremeyeceklerini, hukuku ve koruduğu eşitlik ve özgürlük alanlarını keyfi bir şekilde kullanamayacaklarını ve bu amaçlar uğruna sokağa dökülen, dile gelen ve gönlüne ateş düşen insanları hiçbir şekilde korkutamayacaklarını göstermektir.

Gezi Parkı Direnişi, katledilen insanların hakkı ödenene dek, hakkını arayan ve özgürlüğüne sahip çıkan çapulcunun, avukatın, doktorun, ananın, duranın ve konuşanın, kısaca halkın çığlığı dinene dek devam edecektir.

Çok da uzatmadan. Sadece bazı şeyler değişene kadar.







Muhafazakar kesimde “biz biliriz” kompleksi


Yılmaz Güney’in ünlü filmi “Arkadaş” öğrencilik yıllarından iki arkadaşın yıllar sonra karşılaşmasını anlatır. Bu iki arkadaştan biri, Cemil (Kerim Afşar), zengin olmuş, yozlaşmış diğeri, Azem (Yılmaz Güney), fakir fakat mağrurdur. İlk kez henüz bir çocukken izlediğim bu filmden bir sahne seneler boyu aklımdan çıkmamıştır. Cemil karısının o günün şartlarına göre açık saçık konuşmasının ardından arkadaşına “bizim karı biraz fazla açık fikirlidir, kusura bakma” der. Azem ise “ben o kadar açık fikirli değilim, sen kusura bakma” diye cevap verir. 1974 yapımı bu film adeta dönemin solcu-muhafazakar kesiminin düşünce ve ahlak yapısını ortaya koyan bir belgesel niteliğindedir. Film boyunca batılı-liberal yozlaşma eleştirilir. Bugün bu filmin aynisini muhafazakar televizyon kanallarımızdan birinde izlesem Azem’i de kapalı bir hanım oynasa hiç yadırgamam (mutlaka da vardir1). Normal karşılamanın ötesinde 2013’un muhafazakarlık belgeseli de benim için odur oturur izlerim.

Gerçekten de Türk sosyo-politik tarihine bakıldığında çatışma sağ-sol ekseninden liberal-muhafazakar eksenine doğru evrilmistir. Konda’nin 2011 araştırmasına göre muhafazakarlar (Dini ve Geleneksel) toplumun %70’ine yakınını oluştururken “modernler” geri kalan %30’u oluşturmakta. Bu evrilmeden en büyük kazancı tartışmasız muhafazakar söylemleriyle AKP elde etmiştir. AKP’nin tabanı kendini birçok şey olarak tanımlayabilir ve mutlaka homojen değildir ama bu tanımların en birleştiricisi kuşkusuz “muhafazakar” olacaktır. İlginçtir ki CHP buna karşı tam bir “liberallik2” siyaseti gütmese dahi liberallerin yine en çok rağbet gösterdiği parti konumundadır diyebiliriz.

AKP’nin alternatif bir parti olarak doğuşu ve tek başına iktidarlığa yükselişinde bu muhafazakar söylemin (yeni oluşan muhafazakar medya aracılığı ile) bugüne kadar gerçek anlamıyla temsil edilmemiş bu devasa toplumsal kesime ulaştırılması çok büyük önem taşımakta. Örneğin, Konda’nin 2007 araştırmasına göre Türkiye kadın nüfusunun %70’ne yakını başını örterken (türban, yemeni, baş örtüsü, ve ya çarşaf) muhafazakar kanalların (Samanyolu, Kanal 7 vb.) ortaya çıkışına kadar ana akım medyada temsilleri neredeyse sıfıra yakındı. Bu açıdan da Erdoğan’ın ülkenin “kapalı” kadınlarına ve onların ailelerine “benim başörtülü bacım” söylemiyle sahip çıkması bu rakamlarda tam yerine oturmaktadır.  

Konda anketlerinden ortaya çıkan bir başka çok çarpıcı nokta da AKP tabanının eğitim seviyesiyle ilgili (bknz. aşağıdaki grafik). Konda’nin 2011 yılında yaptığı “Konda Barometresi 4 Aylık Seçim Raporu” çalışmasında ortaya çıkan rakamlara göre eğitim seviyesiyle AKP’ye oy verme oranı arasında bir ters orantı mevcut. Diğer deyişle seçmen ne kadar eğitimliyse AKP’ye o kadar az oy veriyor. Bunun tam tersi bir trend CHP oylarında görülmekte. Seçmen ne kadar eğitimliyse CHP’ye o kadar çok oy veriyor. Örneğin üniversite mezunları arasında 2011 yılı CHP oy oranı %55’lere kadar çıkarken AKP oy oranı %24’lere kadar düşebiliyor. Okuma yazma bilmeyen grupta ise AKP oy oranı %77’lere kadar çıkarken CHP oranı %6’lara kadar düşebiliyor.


Bu rakamlar tam da Erdoğan’ın “biz biliriz” söylemlerinin birebir bir göstergesi... AKP açık bir şekilde büyük şehirli, okumuş, görece entelektüel kesime “sizin eğitimsiz diye aşağıladığınız kesim de bu işlerden anlar” mesajını her fırsatta veriyor. Bir bakıma yıllardan beri karar alma aşamalarında hak iddia etmek için kendini eğitimsiz cahil gören toplum bu kompleksinden bu söylemle kurtulmaya çalışıyor. Erdoğan’ın canlandırdığı “biz biliriz” kompleksi aslında Cumhuriyet’in kuruluşu ile ötelenen ve baskılanan doğulu Osmanlı kültürünün ancak yavaş yavaş tekrar yönetimde hak iddia etmesinin de bir tezahürü.

Öte yandan CHP eğitimli, görece daha zengin ve şehirli tabanıyla bu komplekse yüklenmekten maalesef geri adım atmıyor. AKP’nin oyları “odun-kömürle” satın aldığı söylemi artık rahatsız etmenin ötesine geçmiş aşağılamaya varmaktadır. Facebook üzerinden son dönem AKP mitingleri sonrasında yapılan ve mitingdekilerin zekası ile ilgili yaralayıcı paylaşımlar da AKP seçmenine bir şekilde ulaşmaya çalışan Gezi Protestosunun itibarini bu insanlar gözünde iyice aşağıya çekmektedir.

Erdoğan’ın toplumun temsil edilmemiş kesiminin bu sosyal kompleksini kullanarak daha ne kadar iktidarda kalacağını öngörmek güç. Ancak CHP’nin tekrar(!) halkla temasa geçmesi için ahlaken yozlaşmış arkadaşının özüne dönmesine yardım eden Azem’den daha fazlasına ihtiyacı olduğu da kesin.

Münir Güneş Kutlu


Notlar:

1: Bu yazıyı yazma aşamasında yaptığım hataya düşün ve Google’a “film kapalı kız” yazın. Karşınıza çıkacak kapalı kız konulu erotik film yelpazesi sizi hayrete düşürecek. Ben o noktada araştırmamı noktaladım.


2: Liberalliği burada çok geniş bir manada kullanıyorum. Gerçek anlamda liberallerin Türkiye’de ki oranının gerçekten çok düşük olduğuna inanıyorum. 

‘Forumlarda Eşitlikçi Örgütlenme Zorluklarla Karşılaşıyor’ Yazısına Cevaben…


Sevgili Güneş,

Bence çok önemli meselelere işaret etmişsin. Bizzat gidip gözlemleyerek benim gibi uzakta olanların yakalayamayacağı şeyleri de aktarıyor olman ne kadar değerli bilemezsin.
(Gunes Kutlu'nun 27 Haziran tarihli yazisinin orjinali).

Öne attığın örgütlenme modelleri siyaset bilimi literatüründe kolektif eylem sorunlarına karşı geliştirilen hem teoride hem de pratikte düşünülen, üstüne yazılan yöntemler. Liderlik meselesi oldukça karışık bir konu olmakla birlikte, katılımın yüksek düzeyde kalmasını ve hareketin ciddi bir siyasal örgütlenmeye dönüşmesi için katkı verebilir. Bu liderliğin aslında senin de belirttiğin gibi tek kişilik bir liderlik olması insanları soğutabileceği gibi, Gezi direnişinin de çoğulcu özelliğini yansıtmayabilir.

Liderliğin özellikle kritik bir konu olmasının asıl sebeplerinden biri, hareket içinde belki de başlangıç tarihinden beri bayraklı veya flamalı ve bayraksız veya flamasız ayrımı yapılıyor olması gibi geliyor bana. Başka bir deyişle, liderlik konusundaki yüzleşilebilecek en önemli sorun daha önceden örgütlü olanlarla bu harekete örgütsüz olarak katılmış, ve ayrıca siyasal partilerle birlikte sol örgütlere karşı belli bir mesafeyi korumaya çalışan, ve hareketin ortalarında flamaların tamamen kalkmasını savunacak kadar bu gruplara uzakta duranların liderlik konusunda uzlaşmaları olabilir. Örgütlü olan grup kendi lider gruplarının Gezi hareketi liderliğinde olmasını isteyebilecekken, ikinci grupta yer alanlar, örgütlerle ilişkisi olmayan başta sanatçıların, meslek örgütlerinde ve STK'larda çalışanların olmasını isteyebilir. Bu nedenle, kapsayıcılık anlamında, bu farklılıkları en iyi şekilde yansıtabilecek, temsil edebilecek bir lider grubunun oluşması en sağlıklısı olacaktır.

Her ne kadar sayısal anlamda örgütlenmenin önemi reddedilemeyecek kadar önemli olsa da, uzun süreli bir örgütlenme isteniyorsa, toplum içinde yar alan herhangi ideolojik, dini, etnik, vs. grubu dışlayıcı söylemlere sahip olanların bundan vazgeçmeleri sağlanmalı, ve bu yönde örgütlenme aşamasında bazı adımların atılması çok çok önemli hale gelmiştir. Lice'deki olayın arkasından özellikle sosyal medyada ortaya çıkan Kürt hareketi ve Kürtlere karşı geliştirilen söylemler bunun en açık örneğidir. Gezi dayanışmasının en başından beri harekete destek veren 'Sözcü' Gazetesi, Lice olaylarını ele alırken 'PKK'lı söylemini kullanarak ulusalcı grupların farklı tavır almış olmalarına neden olmuş olabilir. Halbuki, Gezi direnişinin en önemli güçlerinden biri, daha önce Kürt meselesini güvenlik meselesi ötesinde düşünmemiş olan gruplara, Kürt meselesine farklı açılardan bakmalarını sağlaması olmuştur.

Ortaya attığın diğer örgütlenme yöntemi komisyonlar da gayet etkili bir yol olabilir. Özellikle karar alma mekanizmalarının hızlandırılması, katılımcılığın yanında etkili karar alma yöntemlerinin ortaya çıkması oldukça önemli. Aslında Gezi direnişi sırasında çeşitli meslek gruplarından insanlar, bir nevi bu komisyonların kurulma yöntemi ile ilgili bize yol göstermiş bile olabilirler. Bu noktada örnek olarak doktorların gönüllü olarak geçici revirlerde yaralılara müdahale etmeleri, avukatların yine gönüllü olarak gözaltına alınan direnişçilere destek vermesi, ve de esnafın direniş bölgesine yine katılımcılar aracılığı ile karşılıksız erzak yardımı yapmaları sayılabilir.

Bundan sonraki süreçte, bu hareket bir siyasal partiye dönüşmeyecek olsa dahi, hareketin somut politika önerileri ile atılacak adımları somutlaştırması çok önemli olabilir. Bu noktada, yine örnekler üzerinden gidecek olursak, çeşitli politikalar hakkında en iyi önerileri yapabilecek olanlar, bu politikalara doğrudan ya da dolaylı maruz kalanlar olmalıdır. Eğer şehircilik ve kentsel dönüşüm üzerine Gezi hareketi ortak bir tavır alacaksa, kurulacak komisyonda, şehir hayatını her gün deneyimleyen halktan çeşitli katılımcılar ile (özellikle lokaldeki sorunları birebir yaşayan insanların olması önemli olacaktır, ve zaten hali hazırda var olan kentsel dönüşüme karşı mücadele veren inisiyatifler bu noktada ağır basabilir), şehircilik üzerine uzmanlaşmış ve şehirciliğin yine de sadece uzmanları kararına bırakılmayacak kadar önemli olduğunu kabule edenler bir araya gelebilirler. Sağlık politikası ile ilgili ise yine halk ile sağlık emekçilerini aynı komisyonda toplayabilecek bir komisyon önemli işler başarabilir, ve hareketin oluşacak sağlık politikasına katkı sağlayabilirler.

Son olarak, orta ve uzun vadede önemli bir örgütlenme alanı olarak üniversite ve liselere dikkat çekmekte yarar olacağını düşünüyorum. Şu ana kadar pek dillendirilmemiş (benim bildiğim kadarıyla) olabilir, ancak gerek liselilerin gerek üniversitelilerin direnişe verdikleri destek çok önemli bir boyuttadır. Ayrıca, Gezi direnişinin nesilden nesile aktarılması, halk ve vatandaşlık temelli örgütlenmenin devamı için, yasal sınırlar içinde, liselerde Gezi direnişi kolu, üniversitelerde ise Gezi Direnişi Öğrenci Kulüpleri kurulabilir. Bu örgütlenmeler hatta sonrasında gençlik meclisi olarak hali hazırda belediyelerin mutlak etkisi altında olan örgütlenmelere gerek alternatif gerek bu örgütlenmelerin içine girip bunları dönüştürerek ülke düzeyine kadar çıkarak, yerel ile ülke düzeyindeki fikirler, oluşumlar, politikalar arasında köprü görevi görebilirler. Bu sayede, gençlerin aktif katılımı da yaz tatili ile sınırlı kalmaz, ve bu sayede 'eğitim' olarak tanımlanan tek taraflı sürecin 'öğrenim' olarak tanımlanabilecek çok yönlü ve çok aktörlü bir sürece evrilmesi sağlanabilir. Üniversite ve liselerin sadece piyasaya insan yetiştiren oluşumlar olmalarının da önüne geçilebilir.

Kısaca söylemek istediklerim bu kadar. Bu konular hakkında bıkmadan usanmadan konuşmalı, yazmalı, tartışmalıyız. Aksi takdirde en çok söylenen sloganlar arasında olan 'bu daha başlangıç, mücadeleye devam' sloganı tatlı bir hatıra olarak kalma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir. 

Ege Özen