31 Mayıs günü diğer
sıradan günlerde olduğu gibi, üniversitedeki ofisime gelmiştim ve günlük işlerime
bakıyordum. Her şey Facebook üzerinden arkadaşlarımın paylaştıklarını görmemle başladı.
Gezi’deki eylemi biliyordum, takip etmiştim, ancak açıkçası çok da gündemi
etkileyecek bir eylem olmadığını düşündüğüm için çok dikkate almamıştım. Ama işte
her şey bir günde değişebilirmiş, bunu kanıtladı sokaklara dökülen yüzbinler…
Doktora çalışmalarım
nedeniyle olan biteni uzaktan izlemek durumunda kaldığım için, kesinlikle ahkam
kesmek gibi bir niyetim yok. Dolayısıyla bütün yorumlarım ve gözlemlerim
Internet üzerinden ve arkadaşlarımla yaptığım konuşmalardan aldığım bilgiler
ile kesitlidir, bastan belirtmek istedim.
Belki de bu son
iki haftada yaşadığımız süreçte beni en çok etkileyen söylem “korku eşiğinin” aşıldığı
söylemi oldu. Şöyle bir durup düşündüğümde, çok sıradan ve basit gelse bile kulağa,
aslında bununla anlatılmak istenen, yakın tarihimizde ilk defa bu kadar büyük
bir kitlenin, neredeyse organize olmadan, kendi hayatlarını riske atarcasına sokakları
ele geçirmesi ve en önemlisi de, bunu yaparken kendi kişisel ya da bireysel çıkarlarını
ikinci plana itip, ortak çıkar için hareket etmiş olmasıydı.
Peki, bu korku eşiği
söylemini bu kadar önemli kılan şey ne? Çok genel anlamıyla siyasetin tanımında
asgari iki veya daha fazla insan arasındaki ilişki vardır, yani tek başına
siyaset olmaz. Her turlu sureci ile sosyal olan bu dünyada, tek başına atomik bireyler
olarak hareket etmek ortak çıkarlara ulaşmak açısından insanların işini zorlaştırmanın
yanında neredeyse imkansızlaştırır. Bu nedenle, insanlar çeşitli
organizasyonlar aracılığı ile örgütlenerek, belirledikleri ortak çıkarları için
birlikte hareket eder, birlikte çalışırlar.
Demokrasileri özel
kılan şeyler nedir diye kendimize sorduğumuzda, kurumlar arasındaki ilişkileri
(çok teknik kaçacakları için bu yazıda) bir kenara bırakıp, daha davranışsalcı
perspektiften bakacak olursak, şunları sayabiliriz: İlk olarak, demokratik
sistemler insanların veya toplumdaki çeşitli grupların taleplerine cevap
vermelidirler. Bu talepler çok çeşitli olabilir ve genelde bazı politikalar etrafında
şekillenirler. Siyasal partileri işlevi bu çok çeşitli olan talepleri şekillendirip
insanlara bir çatı altında (parti programları) sunmalarıdır. Düzenlenen
taleplerin hepsinin birden aynı anda kazanılması mümkün olmadığı için de
secimler demokrasilerin vazgeçilmez kurumlarıdır. İnsanlar, partilere ve bazı
sistemlerde doğrudan adaylara oy vererek, sonuç almak istedikleri siyasetleri
en iyi şekilde temsil ettiklerine inandıkları partilere hükümet kurma görevini
delege ederler.
Bu kurumsal ve davranışsal
ilişki düzeni kendini tekrar edebildiği surece demokrasiler anlam kazanır. Başka
bir deyişle, secimler tek seferlik süreçler değil, birbirini tekrar eden süreçlerdir.
Bu sayede insanlar veya sosyal gruplar seçtikleri parti ve siyasetçiyi, söz
verdiklerini başardıkları ölçüde tekrar seçerek ödüllendirir ya da alternatif
parti ve siyasetçilere şans vererek cezalandırır.
Sonuç itibariyle,
demokratik kurumlar belirlenmiş surelerde kazanan ve kaybedenleri belirler.
Demokrasinin davranışsalcı anlamda devam etmesini sağlayan ise, bugün
kaybedenlerin, gelecekte kazanmaya olan inançlarını ve beklentilerini
yitirmemeleridir.
Su ana kadar ele aldığımız
süreç, demokrasinin oyların koltuğa dönüşmesini ilgilendiriyordu. Halbuki, demokrasi
sadece secim ve secim sonucunda ortaya çıkan koltuk paylaşımı ile ilgili değildir.
Secim zamanı parti programları üzerinden seçmene verilen sözlerin ne kadar
yerine getirilip getirilmeyeceği, kurumsal ilişkilerin belirlediği şekilde
hangi toplumsal grupların aktif şekilde nasıl temsil edilecekleri, kısacası çeşitli
alanlarda ortaya çıkacak ve uygulanacak politikaların, seçmen tercihlerini ne
kadar yansıttıkları, demokrasilerin önemli özelliklerinden ve de işlevlerinden
biridir.
Tüm bunların ışığında,
2002 genel seçimlerinden itibaren, Türkiye’deki demokrasinin nasıl islediğine
bakarsak, 31 Mayıs 2013 günü ile çok büyük ve şiddetli bir hal alan Gezi protestolarının
nedenlerini anlamak için önemli bir adım atabiliriz.
İlk süreçle başlayacak
olursak, 2002 seçimleri ile iktidara gelen AKP, sonraki iki genel secimde de oylarını
arttırarak iki kez daha tak başına iktidar olma basarisini göstermişti. Son seçimlerde
aldığı oy oranı, diğer nispi temsil (proportional representation) sistemlerinde
rastlanması çok zor bir şekilde yüzde 50’ye dayanmıştı. Genel olarak düşündüğümüzde,
dünyadaki bütün siyasal sistemleri iki hipotetik nokta arasına yerleştirebiliriz:
efektif hükümet (effective government) ile sinirli hükümet (limited
government). AKP’nin 3 dönem üst üste tek başına iktidar olması, efektif hükümet
anlamında çok önemli bir avantaj sağlamıştır. Bu dönemde, gerek yasa yapma anlamında,
gerek anayasa değişikliği anlamında, ve gerekse politika üretme anlamında AKP, önceki
koalisyon hükümetlerinin aksine, yüksek düzeyde etkili olmuş ve bekleneceği üzere
Türkiye önemli bir dönüşüm geçirmiştir. Diğer yandan, spektrumun diğer ucunda
yer alan, hükümetin sınırlılığı (limited) anlamında ise işler aksi yönde
ilerlemeye başlamış, ve Gezi Parkı protesto ve direnişi ile bu kriz artık
tamamen gün yüzüne çıkmıştır.
Nedir bu kriz? Bu
kriz en basit anlamıyla bir demokrasi krizidir. Konsolide olmuş ve demokrasinin
uzun zamandır kurumsallaştığı sistemlerde, gücün tek bir kurum veya bir siyasetçinin
elinde toplanmasını engellemek için çeşitli veto yetkileri vardır. Güç kaynağı
aynı olsa dahi (aynı seçimlerle oluşan parlamento ve kabine), yürütme ve yasama
arasında birbirini dizginleyecek kurumsal düzenlemeler ya da İngiltere’de olduğu
gibi normlar demokrasilerin en önemli yapı taşlarını oluşturur. Kurumların
yeteri kadar olgunlaşmadığı yerde, bir de üstüne siyasal kültür “tek adam
sendromu” üzerine kurulduysa, iste bu demokrasi eksik, yetersiz, iyi işlemeyen
demokrasi olarak nitelendirilmelidir, iktidarın söylemindeki gibi “ileri demokrasi"
olarak değil.
Bu “tek adam
sendromu” aslında hiç de yeni bir olgu değil. Cumhuriyetin kuruluş aşaması ile
ortaya çıkan, çok partili demokrasiye geçildiğinde bile devam eden bu sendrom, Erdoğan
ile birlikte devam etmekte. Verebileceğim en güzel örnek, kendi birincil gözlemimden
söyle yansıyabilir:
2010 senesi bahar
ayları sırasında Türkiye’de kayıtlı olduğum doktora programında almakta olduğum
Türkiye Siyaset dersi kapsamında, yerelleşmenin Türkiye’de demokrasinin isleyişine,
siyasal kültürüne olan etkisine bakmak üzere, karşılaştırmalı olarak Bursa ve
Mersin kent konseylerini ve çalışmalarını karşılaştırmak için yola çıkmıştım. Vereceğim
örnek, kent konseyinin işleyişi için model oluşturabilecek kadar iyi çalışan
Bursa Kent Konseyi’nden… Yaptığım çeşitli derinlemesine görüşmeler sonrasında,
Bursa’da gerçekten de merkezden yerele aktarılan gücün nasıl tabana yayıldığını,
hükümeti eleştiren karşıt grupların verilen kararlar üzerinde ne kadar etkili olabileceğini,
kısacası uzlaşmacı demokrasinin aslında yerel düzeyde ne kadar iyi isleyebildiği
izlenimini edinmiştim. Araştırma için Bursa’ya gittiğim dönemde, Bursa’nın en önemli
gündemi şehrin içinde yer alan ve herkes tarafından kabul edilen trafik sorununa
neden olan futbol stadyumunun şehrin başka bir bölgesine taşınması meselesiydi.
Uzun suren ve tüm yerel güçlerin katılımı ile gerçekleştirilen toplantılar tam sonuç
verecekken, kent konseyinin kararı hiçe sayılarak, Bursa Belediyesi stadyumun
yeni yeri ile ilgili Bursalıları bilgilendirdiğinde, acı gerçek de ortaya çıkmış.
Bir açılış için şehre gelmekte olan Erdoğan, helikopter ile Bursa’nın üzerinden
uçarken, stadyumun yapılacağı yeri kendisinin seçtiği bilgisi benimle paylaşıldığında,
AKP’ye yakın olan kent konseyi üyelerinin bile yüzlerindeki ifade çok şey anlatıyordu
aslında. Verilen onca emek, yapılan onca toplantı ve sonuç olarak tek bir kişinin
verdiği keyfi karar… Bu da bahsettiğim krizin yerel ölçekte de olsa resminin çizilmesi
gibi aslında…
31 Mayıs 2013
tarihi Türkiye için neden önemli? Ve bu tarih Türkiye için nasıl milat
olabilir? Bu tip krizler sadece Türkiye’de yaşanmıyor. Demokratikleşme süreci içinde
olan birçok ülke benzer sorunlar yaşıyor ve seçimlerin niteliklerine göre
rejimler otoriterlik ve demokratiklik arasında sıralanabiliyor. Bu bağlamda, Türkiye
secim demokrasisi olarak nitelenebilir. Başka bir deyişle, düzenli yapılan
secimler eğer belli bir düzeyde rekabet içeriyorsa, ve ayrıca secimler adil ve özgür
katılıma açıksa, ancak siyasal sistem çoğulculuğa
izin vermiyorsa, temel hak ve özgürlükler hususunda uygulamada sorunlar varsa,
ve de hukukun üstünlüğü ilkesi yine hükümetin bazı uygulamaları nedeni ile
yeteri kadar standartlaşamıyorsa, bu tip sistemler, seçimlerin sadece siyasetçilerin
adını değiştirmekten öteye gidemediği seçim demokrasileri olarak adlandırılabilirler.
Erdoğan’ın ve diğer partililerin her fırsatta aldıkları oy oranına vurgu yapmalarının
sebebi de aslında temelde budur, çünkü demokrasi adına belki de tek işleyen
kurum sandıktır.
31 Mayıs 2013 günü
demokrasinin sadece seçimlerden ibaret olmadığını, demokrasilerde başka türlü katılımların
da olabileceğini hükümete göstermesi açısından çok önemlidir. 31 Mayıs ile başlayan
kitlesel katılımlı protestolar çok önemlidir, çünkü demokrasinin bu eksik işleyişinden
rahatsız olan insanlar, kendi bireysel çıkarlarını toplumun çıkarları ile aynı
paydaya koyarak, korku eşiğinin aşılmasını sağlamışlardır. Siyaset bilimi literatüründe
en çok değinilen konuların başında gelen kolektif eylem sorunsalı, 31 Mayıs süreci
ile taleplerinin hükûmet tarafından dikkate alınmadığını düşünen insanlar tarafından
rafa kaldırılmıştır. Teoride, eğer insanlar kolektif eylemin kendilerine
bireysel fayda getirmeyeceğini düşünürlerse, o kolektif eyleme katılmazlar. Aynı
argüman insanların kolektif eylemin başarıya kavuşma ihtimaline olan inançları
ile ilgili de geliştirilebilir. Bu durumda, Gezi eylemlerine Türkiye genelinde
destek veren, kendilerini korkmadan sokağa vuran, ve hatta her gün polis şiddeti
artarken, ve kimi zaman eyleme katılmak canından olmak anlamına gelebilecekken,
insanlar neden katılmaya devam ettiler? İşte kolektif eylem sorunsalı argümanlarının
iflas ettiği nokta da tam da burasıdır.
Böyle zamanlar
bize insanların kolektif çıkarları kendi bireysel çıkarlarının önüne koyabildiği
zamanlar olduğunu göstermesi açısından çok önemli. Eğer insan, genel olarak,
kendi bireysel çıkarları pesinde kosan rasyonel bir canlı olarak varsayılırsa,
Gezi eylemlerine katılan insanları nereye koymamız gerekiyor? Tam da bu
nedenle, tüm baskı ve şiddete rağmen, günlerce sokakları dolduran insanlar
tarihe geçmişlerdir. İnsanla ilgili bu genel geçer, tarihsellikten yoksun, aşırı
indirgemeci varsayımı yapanlar, o satırları yazarken daha az rahat etsinler
diye Gezi direnişini duyurmak, sonraki nesillere aktarmak, literatürde hak ettiği
yeri almasını sağlamak bizlerin görevidir. Başbakan Erdoğan ne yaparsa yapsın,
Gezi direnişi tarihe geçmiştir, yeter ki bu kolektif eylemi, kolektif hafızamıza
yazmayı başaralım…
Ege Özen

[ 0 yorum ]
Yorum Gönder